top of page

Valentino Garavani: Kırmızıyla Yazılan Bir Dönem

19 Ocak Pazartesi günü moda dünyasının en güçlü isimlerinden biri aramızdan ayrıldı. Sessizce dediğime bakmayın; sosyal medya adeta durdu. Instagram’da arka arkaya paylaşılan arşiv fotoğrafları, podyum anları ve kırmızı halı kareleri, Valentino Garavani’nin moda kültüründeki kalıcı yerini bir kez daha hatırlattı.

Roma’daki evinde 93 yaşında hayatını kaybeden Valentino’nun vedası, bir dönemin kapanışına dair güçlü bir işaret gibi okunuyor. Geçtiğimiz aylarda Armani’nin kaybının ardından bu veda, moda dünyasında kuşak değişiminin artık daha görünür hale geldiğini düşündürüyor. Bu isimler sıradan yaratıcı figürler değildi. Onlar bir sistem kurdu, bir estetik dili şekillendirdi ve bugün bildiğimiz lüks moda dünyasının mimarisini oluşturan aktörler arasında yer aldı. 1970’lerde moda dünyası bugünkünden çok daha sınırlı bir oyuncu listesine sahipti. Büyük moda evleri bugünkü kadar çoğalmamış, haute couture kavramı hâlâ daha dar bir çevrenin alanıydı. İşte Valentino, bu dönemde Roma’dan çıkan bir isim olarak Paris merkezli düzenin içine kendi estetik kodlarını yerleştirmeyi başaran nadir tasarımcılardan biri oldu. Benim hiç yaşamadığım, yalnızca arşivlerden, defile videolarından ve kırmızı halı karelerinden tanıdığım o dönemde, bu tasarımcılar bugünün moda sahnesini şekillendiren referans noktalarını yarattı. Bu yazıyı bir veda metni olarak değil; Valentino Garavani’nin kim olduğunu, kariyerini nasıl inşa ettiğini ve onu moda tarihinin merkezine taşıyan adımların neler olduğunu birlikte yeniden okumak için yazıyorum.



Valentino’nun hikâyesi bir takvim bilgisinden değil, bir isimle başlıyor. Annesinin sessiz sinema yıldızı Rudolph Valentino’ya duyduğu hayranlıkla verdiği bu isim, yıllar sonra moda dünyasında tek başına bir marka gibi anılacak bir kimliğe dönüşecekti. Voghera gibi küçük bir kasabada büyümesine rağmen Valentino’nun dünyası hiçbir zaman küçük olmadı. Sinema salonları, dergi sayfaları ve opera sahneleri onun görsel hafızasını erken yaşta şekillendirdi. Kırmızı renge duyduğu ilgiyi Carmen operasında izlediği sahnelere bağlaması, bugün hâlâ anlatılan en ikonik Valentino hikâyelerinden biri. O kırmızı, yıllar sonra Pantone tarafından “Valentino Red” olarak tanımlanacak, markanın imzasına dönüşecek ve moda tarihinde bir renk olarak yerini alacaktı.




Roma’da sahneye çıkmadan önce Valentino’nun yönünü Paris’e çevirmesi ise tamamen içgüdüsel bir hamleydi. O dönemde moda dünyasının ritmi orada atıyordu ve Valentino bu atmosferin içine girmek istiyordu. Paris’te geçirdiği yıllar ona sadece işin teknik tarafını değil, modanın sosyal dünyasını da gösterdi: defile kulisleri, editör masaları, podyum arkası ilişkiler ve sektörde nasıl görünür olunacağına dair görünmez kurallar. Bu deneyim, Roma’ya döndüğünde kuracağı markanın sıradan bir İtalyan moda evi olmamasını sağladı. Valentino, Paris’ten taşıdığı bu kültürü Roma’ya adapte ederek daha ilk yıllarında kendine uluslararası bir sahne açtı. Valentino’nun kendi sahnesini kurduğu yer, Roma’nın en ikonik adreslerinden biri olan Via Condotti oldu. 1960’ta burada açtığı ilk salon, Maison Valentino’nun doğduğu nokta olarak kabul ediliyor. O dönem Roma, sinema yıldızlarının, aristokrat çevrelerin ve uluslararası jet-set’in doğal buluşma noktalarından biriydi. Valentino bu ortamı çok iyi okudu. İlk defilesinde Paris’ten modeller getirtti, koleksiyonunu klasik bir tanıtım yerine bir “Roma şovu” olarak kurguladı ve daha başlangıçta markasını yerel bir moda girişimi gibi konumlandırmamayı seçti. Bu hamle kısa sürede karşılık buldu; Valentino’nun salonu kısa zamanda Sophia Loren, Elizabeth Taylor ve Audrey Hepburn gibi isimlerin de dahil olduğu yıldız çevrelerinin, Avrupa sosyetesinin ve yabancı basının uğrak adreslerinden biri haline geldi. 



Valentino’yu uzun süredir tek bir isim olarak bilen ben, defilelerde alkışlanan, röportajlarda görünen ve arşiv fotoğraflarında karşımıza çıkan figürün arkasında başka bir hikâye olduğunu fark etmemiştim. Biraz daha derine indikçe markanın en az Valentino kadar belirleyici olan diğer yarısı Giancarlo Giammetti ortaya çıkıyor. 1960’ların başında Roma’da tanışan bu ikili, kısa sürede klasik bir yaratıcı ortaklığın ötesine geçen bir yapı kurdu. Valentino estetik dünyayı inşa ederken, Giammetti iş tarafını, finansal yapıyı, marka stratejisini ve uluslararası ilişkileri yönetti. Bu iş bölümü, Maison Valentino’nun erken dönemden itibaren daha sağlam ve uzun vadeli bir yapı üzerine oturmasını sağladı. Bugünden geriye bakınca bu ortaklığın ne kadar stratejik olduğu daha net görünüyor. Tasarım dünyasında pek çok yaratıcı isim doğal olarak üretime ve estetik sürece odaklanırken, işin finansal ve operasyonel tarafı ayrı bir uzmanlık gerektiriyor.


Valentino’nun kariyerinin çok erken bir döneminde bu dengeyi kurması ve Giammetti ile böyle bir yol arkadaşlığına girmesi, markanın sürdürülebilirliği açısından kritik bir hamleydi. Üstelik Maison Valentino’nun ilk yıllarında yaşanan maddi krizlerde, markanın ayakta kalmasını sağlayan hamlelerin büyük bölümü de Giammetti’ye aitti. Via Condotti’den daha küçük bir mekâna taşınma kararı, üretim ölçeğinin yeniden planlanması ve müşteri ağının yeniden yapılandırılması gibi adımlar, onun yönettiği stratejik süreçler arasındaydı. 



Şimdi Valentino’nun adını uluslararası sahneye taşıyan o koleksiyona gelelim. 1968’de sunduğu All White Collection, tamamen beyaz tonlardan oluşan yapısıyla o dönem için radikal sayılabilecek bir estetik tercih olarak konuşuldu. Dantel, ipek, şifon ve nakış detaylarıyla oluşturulan beyaz silüetler moda basınında büyük yankı uyandırdı. Vogue’un koleksiyonu “Avrupa’nın konuştuğu defile” olarak tanımlaması, uluslararası moda sahnesinde yakından takip edilen bir isim haline geldiğinin en net göstergelerinden biriydi. Bu koleksiyonun görsel dünyası da en az podyum etkisi kadar dikkat çekiciydi. Çekimler, Marisa Berenson ile birlikte, çağdaş sanatın en güçlü figürlerinden biri olan Cy Twombly’nin Roma’daki evinde gerçekleştirildi. Kırmızı spiral kompozisyonları ve soyut üretimleriyle tanınan Twombly’nin mekânı, moda ile sanat arasında kurulan bu özel buluşmaya güçlü bir atmosfer kazandırdı. 



Gelelim kırmızıya. Kırmızı, Valentino için bir renkten çok daha fazlası; bir kimlik meselesi. Çocukluğunda Carmen operasında sahnedeki kırmızı kostümlerden, salonun koyu kırmızı koltuklarına ve kadife perdelerine kadar gördüğü o yoğun renk dünyasını hafızasına kazıyan Valentino’nun, daha ilk koleksiyonlarından itibaren podyuma mutlaka en az bir kırmızı elbise koyması tesadüf değil. Valentino’nun kırmızısı klasik kırmızıdan biraz daha parlak, turuncuya çok hafif yaklaşan ve fotoğraf karelerinde uzaktan bile ayırt edilebilen özel bir tondu. Bu renk yıllar içinde o kadar Valentino ile özdeşleşti ki, Pantone tarafından resmî olarak “Valentino Red” adıyla tanımlandı. Moda tarihinde bir tasarımcının adına kayıtlı bir renk olması neredeyse ikon statüsünde bir başarı anlamına geliyor (burada Anish Kapoor’un ultra-siyah Vantablack pigmentinin sanatsal kullanım haklarını özel olarak alması gibi tartışmalı örnekleri ayrı bir yere koyuyorum :)



Valentino Red’in gücü yalnızca estetikten gelmiyordu; marka değerinin de merkezindeydi. Kırmızı elbiseler defilelerin kapanış anlarına yerleştirildi, kampanya görsellerinde ana karakter haline getirildi ve kırmızı halıda Valentino imzasını uzaktan tanınır kıldı. Arşivlere bakıldığında bu tonun her dönemde farklı bir kimlik kazandığı görülüyor: bazen dramatik bir couture silueti, bazen sade ama heykelsi bir form, bazen de kırmızı halı için tasarlanmış güçlü bir gece elbisesi. Valentino’nun kırmızı halıdaki etkisi özellikle Oscar geceleriyle görünür hale geldi. En çok hatırlanan anlardan biri 2001 yılında Julia Roberts’ın Erin Brockovich ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını alırken giydiği siyah Valentino elbisesiydi. Elbise aslında Valentino’nun 1992 couture koleksiyonuna ait bir arşiv parçasıydı. Daha önce ise Jacqueline Kennedy’nin 1968’de Aristotle Onassis ile evlenirken giydiği Valentino gelinliği, markanın politik ve sosyal elit çevrelerle kurduğu ilişkiyi simgeleyen en güçlü örneklerden biri olarak kayda geçti.


Bu liste yıllar içinde daha da uzadı. Cate Blanchett, 2005 Oscar gecesinde The Aviator ile aldığı ödülü sarı tek omuzlu Valentino elbisesiyle aldı. Reese Witherspoon, 2002’de ilk Oscar törenine siyah Valentino tasarımıyla katıldı. Jennifer Lopez, 2003 Oscar gecesinde Jackie Kennedy için tasarlanmış mint yeşili Valentino elbisesinin yeniden yorumunu giydi. Elizabeth Taylor, Valentino’nun erken dönem destekçilerinden biri olarak 1960 Spartacus galasında onun tasarımını tercih etti; daha sonra 1971’de Paris’te düzenlenen Proust Balosu’nda Cecil Beaton tarafından fotoğraflanan siyah Valentino elbisesiyle moda tarihine geçen karelerden birine imza attı. Princess Diana, boşanma sonrası dönemde Valentino’yu sık sık tercih eden isimler arasındaydı. Audrey Hepburn, Sophia Loren, Oprah Winfrey, Gwyneth Paltrow ve Meryl Streep gibi isimler de yıllar boyunca Valentino’nun düzenli kırmızı halı müşterileri arasında yer aldı.



Valentino’nun hayatı podyumla sınırlı değildi, hatta çoğu zaman podyumun kendisi kadar dikkat çekiciydi. Roma, Paris, New York, Capri ve Fransa’daki Wideville şatosu arasında geçen jet-set temposu, onun kişisel dünyasının bir parçasıydı. Instagram döneminde bile Valentino’yu sık sık Wideville’de verdiği davetlerde, uzun sofralarda arkadaşlarıyla, bahçesinde köpekleriyle ya da yatı TM Blue One üzerinde yaz akşamlarını geçirirken görmek mümkündü. Altı pug köpeğiyle olan bağı, moda dünyasında neredeyse Valentino’nun imajının bir uzantısına dönüştü.


Valentino’nun paylaşımları, klasik bir “emekli tasarımcı” profilinden çok uzak, hâlâ sosyal, hâlâ aktif ve hâlâ göz önünde olan bir figür portresi çiziyordu. Valentino’nun kişisel imajı da en az tasarımları kadar akılda kalıcıydı. Kusursuz kesimli takımları, bronz teni ve geriye taranmış saçlarıyla yıllar boyunca aynı silueti korudu. Capri’de 1970’te Jackie Kennedy ile çekilen o meşhur fotoğraf, bu imajın en net özetlerinden biri olarak hâlâ dolaşımda. Aynı dönemlerde Valentino’yu Roma’daki davetlerde Marcello Mastroianni ve Sophia Loren çevresinde görmek, Paris’te Rothschild Hotel’de defile ön sıralarında otururken yakalamak ya da New York’ta kendi evinde sanatçı ve koleksiyonerlerle akşam yemekleri verirken izlemek mümkündü. 2008’de yayımlanan Valentino: The Last Emperor belgeselinde görülen özel jet yolculukları, beş ayrı ev arasında geçen tempo ve yat üzerindeki yaz akşamları da bu hayatın ne kadar “hareketli” aktığını açıkça gösteriyordu.



Şimdi en sevdiğim kısımlardan birine geldik. Bir sanat yöneticisi olarak Valentino’nun dünyasına ilk baktığım yerlerden biri her zaman sanat koleksiyonu oldu. Çünkü Valentino için sanat hayatın merkezindeydi. Yıllar içinde oluşturduğu koleksiyon, bir moda tasarımcısının hobi ölçeğinin çok ötesine geçen bir yapıdaydı. Roma’daki evlerinden Paris ve New York’taki mekânlarına kadar yaşadığı alanlar özel galeri düzeninde kurgulanmıştı. Koleksiyonunda Cy Twombly, Andy Warhol, Francis Bacon, Pablo Picasso, Jean-Michel Basquiat, Roy Lichtenstein, Keith Haring, Damien Hirst, Lucio Fontana, Alberto Burri ve Gerhard Richter’ın da içerisinde bulunduğu modern ve çağdaş sanatın en güçlü isimlerinin işleri yer alıyordu. Emeklilik sonrası dönemde de bu bağ kopmadı. Giancarlo Giammetti ile birlikte kurdukları Fondazione Valentino Garavani e Giancarlo Giammetti, Roma merkezli olarak kültür ve sanat projelerine odaklanan kurumsal bir yapı haline geldi. Vakfa bağlı olarak açılan PM23, sergiler, performans programları, arşiv sunumları ve kamusal etkinliklere ev sahipliği yapan bir mekân olarak konumlandı. 



Valentino’nun kariyerindeki en unutulmaz anlardan biri, Ocak 2007’de Paris’te sunduğu son haute couture defilesi oldu. Bu defile bir koleksiyon sunumundan çok, bilinçli şekilde kurgulanmış bir veda sahnesiydi. Podyuma çıkan 40 modelin tamamı Valentino Red elbiselerle yürüdü. Aynı ton, aynı kumaş hissi, farklı kesimler ve siluetlerle tekrarlandı. Finalde peş peşe gelen kırmızı görünümler, Valentino’nun yıllar boyunca inşa ettiği estetik imzanın tek bir renk üzerinden özetlenmesi gibiydi. Defile salonunda yer alan moda editörleri, koleksiyonerler ve davetliler için bu an, sezon takvimindeki sıradan bir couture şovu olmaktan çok daha fazlasıydı. Bu finalden kısa süre sonra Roma’da düzenlenen üç günlük veda organizasyonu ise Valentino’nun kariyerine fiziksel bir kapanış noktası koydu. Ara Pacis Müzesi’nde sergilenen arşiv parçaları, Valentino’nun couture tarihine bıraktığı izleri kronolojik bir anlatıya dönüştürdü. Valentino’nun kendisi de bu süreçte defalarca “zirvede bırakmak istediğini” vurguladı. 45 yılı aşan aktif kariyerin ardından, podyumdan kırmızıyla ayrılmak kişisel bir tercih oldu. 




Bugün Valentino Garavani’nin ardından konuştuğumuz şey yalnızca geçmiş defileler ya da arşiv görselleri değil. Konuştuğumuz şey, onlarca yıl boyunca inşa edilmiş bir estetik hafıza. Maison Valentino bugün Alessandro Michele ile yeni bir döneme girerken, bu markanın omurgasında hâlâ Valentino’nun kurduğu görsel dil, kırmızıyla kurduğu bağ, couture disiplinine yaklaşımı ve sanatla kurduğu ilişki duruyor. Çünkü bazı isimler kendilerinden sonra gelen estetik anlayışı şekillendiriyor. Valentino Garavani de tam olarak bunu yaptı. Moda dünyası bugün çok daha kalabalık ve çok daha hızlı olabilir; ancak Valentino’nun bıraktığı iz, hâlâ net bir şekilde okunuyor.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page