top of page

Sanat Koleksiyonlarıyla Öne Çıkan 6 Otel

Bazı oteller vardır ki sundukları hizmetten ya da iç mimarisinden önce sanat koleksiyonlarıyla hafızada yer eder. Lobiye adım attığınız anda karşılaştığınız bir heykel, koridor boyunca uzanan bir resim serisi ya da odanızda asılı duran bir eser, konaklama deneyimini bambaşka bir boyuta taşır. Bir otelin sanata ayırdığı alan ve koleksiyonunu nasıl konumlandırdığı, o kurumun kültürle kurduğu ilişkiye dair güçlü bir ipucu verir. 

Bugün dünyanın farklı noktalarından oteller, mimari ve konaklama deneyimini sanatla birlikte düşünerek koleksiyonlarını bu anlayış doğrultusunda şekillendiriyor. Monet’den Yayoi Kusama’ya, James Turrell’den Damien Hirst’e uzanan eserler, yaratılan mekanların yaşayan sanat alanları olarak okunmasını sağlıyor. Sanat eserleriyle öne çıkan, üzerine düşünülmüş koleksiyonlarıyla dikkat çeken altı oteli sizin için bir araya getirdik. Şimdi bu adreslere yakından bakalım.



İlk durağımız Japonya’da. Seto İç Denizi’ndeki Naoshima adasında yer alan Benesse House, sanat ve konaklamayı tek bir yapı içinde birleştiren en güçlü örneklerden biri. 1992’de mimar Tadao Ando tarafından tasarlanan yapı “içinde kalınabilen müze” fikriyle kurgulandı. Beton yüzeyler, geniş pencereler ve denize açılan peyzaj alanları, mimariyi adanın doğal manzarasıyla doğrudan ilişkilendiriyor. Otelin koleksiyonu, Naoshima’nın açık hava müzesi karakterini güçlendiren büyük ölçekli eserlerden oluşuyor. Arazide Yayoi Kusama’nın polka dot desenli balkabakları, Niki de Saint Phalle’in renkli heykelleri ve Walter De Maria’nın yerleştirmeleri bulunuyor. Bu eserler otelin bahçeleri ve sahil hattı boyunca konumlanarak peyzajın parçası haline geliyor.



Odalar ise mimarinin sakin dilini sürdüren sade bir paletle tasarlanmış. Açık tonlu ahşap yüzeyler, koyu detaylar ve geniş pencereler mekana ferah bir atmosfer veriyor. Bazı odalarda James Turrell’ün ışık temelli işleri bulunuyor. Turrell’in çalışmaları mekandaki ışık algısını değiştirerek odaları aynı zamanda bir sanat deneyimine dönüştürüyor. Benesse House’un en belirgin özelliği, konuklara müze kapandıktan sonra da galerilere erişim sağlaması. Bu sayede ziyaretçiler koleksiyonu günün farklı saatlerinde, daha sakin bir atmosferde deneyimleyebiliyor. Müze, otel ve peyzajın tek bir bütün olarak kurgulanması, Benesse House’u dünya çapında sanat odaklı konaklama projeleri arasında önemli bir referans noktası haline getiriyor.



Lizbon’da 18. yüzyıldan kalma bir sarayın içinde konumlanan Museu de Arte Contemporanea Armando Martins (MACAM), müze ve otel programını aynı çatı altında birleştiren yeni nesil sanat projelerinden biri. Portekizli koleksiyoner ve iş insanı Armando Martins’in yaklaşık kırk yıl boyunca oluşturduğu özel koleksiyon üzerine kurulan yapı, hem kamusal bir müze hem de sanat eserleriyle çevrili bir konaklama deneyimi sunuyor. Koleksiyon 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan 600’den fazla eserden oluşuyor. Müze galerilerinde ve otelin ortak alanlarında Portekiz modernizminin önemli sanatçılarının yanı sıra uluslararası çağdaş sanatçıların işleri de yer alıyor. Koleksiyonda Marina Abramovic, Olafur Eliasson ve Julian Opie gibi isimlerin eserleri bulunuyor. Resim, heykel, video ve ışık temelli enstalasyonlar farklı galerilere ve otelin dolaşım alanlarına yerleştirilmiş durumda.

MACAM’in koleksiyonu yalnızca uluslararası çağdaş sanatla sınırlı değil; Portekiz modern sanatının önemli temsilcilerine de yer veriyor. Müze galerilerinde Amadeo de Souza-Cardoso, José de Almada Negreiros ve Paula Rego’nun eserleri de görülebiliyor. Bir koleksiyon oluşturmanın önemli boyutlarından biri de yerel sanat sahnesini de görünür kılmak. MACAM’in koleksiyon politikası da bu dengeyi destekliyor.



Koleksiyonun önemli bir bölümü resim ve heykellerden oluşsa da video işleri, fotoğraf ve büyük ölçekli enstalasyonlar da programın parçası. Otelin bulunduğu saray yapısı restore edilerek çağdaş bir müze mimarisiyle genişletilmiş; yeni eklenen galeri alanları ve heykel bahçesi koleksiyonun farklı disiplinlerini sergilemek üzere tasarlanmış. Bu kurgu, MACAM’i Lizbon’da önemli bir özel koleksiyonun kamuyla paylaşıldığı kültür mekanlarından biri haline getiriyor.


Mekan, müze ve otelin birbirine eklemlendiği bir planla tasarlanmış. Toplam 64 oda, süit ve stüdyo, koleksiyonun bulunduğu galerilerle aynı kompleks içinde yer alıyor. Lobiler, restoran alanları ve koridorlar da sergi alanı gibi kurgulanmış. Bu sayede ziyaretçiler gün boyunca koleksiyonla karşılaşmaya devam ediyor. MACAM, Lizbon’da sanat koleksiyonunun mimari ve konaklama deneyimiyle birlikte düşünülerek tasarlandığı en kapsamlı örneklerden biri olarak gösteriliyor.



İtalya’nın Como kentinde konumlanan Casabianca, özel bir çağdaş sanat koleksiyonu etrafında şekillenen müze ve konaklama projelerinden biri. 1930’lardan kalma beyaz bir villada yer alan yapı, Como’daki otel projeleriyle tanınan De Santis ailesi tarafından hayata geçirildi. Ailenin uzun yıllardır oluşturduğu sanat koleksiyonu bu mekanda kamuyla paylaşılırken, yapı aynı zamanda sınırlı sayıda konaklama alanıyla müze deneyimini bir araya getiriyor. Koleksiyon özellikle İtalyan çağdaş sanatının önemli akımlarından Arte Povera üzerine yoğunlaşıyor. Koleksiyon, İtalyan çağdaş sanatının önemli akımlarından Arte Povera üzerine yoğunlaşıyor. Müze galerilerinde Michelangelo Pistoletto, Mario Merz, Gilberto Zorio ve William Kentridge’in eserleri yer alıyor. Koleksiyon ağırlıklı olarak heykel, kavramsal yerleştirme ve büyük ölçekli çalışmalar etrafında şekilleniyor. Müze mekanlarında sergilenen dikkat çekici işlerden biri, Gilberto Zorio’nun yıldız formundaki yerleştirmesi Stella Pozzuoli.



Casabianca’nın koleksiyon yaklaşımı, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan İtalyan sanat hareketlerine odaklanırken uluslararası çağdaş sanatçılara da yer veriyor. Bu yaklaşım, koleksiyonun hem belirli bir sanat tarihsel bağlama referans vermesini hem de güncel sanat üretimiyle ilişki kurmasını sağlıyor. Müze galerileri, villanın farklı katlarına ve ortak alanlarına yayılan sergi düzeniyle koleksiyonun farklı dönemlerini bir arada gösteriyor. Yapının üst katında yer alan üç özel süit ise müze deneyimini konaklama programıyla birleştiriyor. Bazı odaların tasarım sürecinde sanatçılar da yer alıyor ve odalar, sanat eserleriyle birlikte düşünülmüş mekansal bir kurguya sahip. Müze galerileri, restoran alanı ve bahçe bölümleri koleksiyonun farklı parçalarına ev sahipliği yaparken Casabianca, Como’da özel bir koleksiyonun mimari ve konaklama deneyimiyle birlikte sunulduğu yeni nesil projeler arasında gösteriliyor.



Daha önce bahsettiğimiz projeler, müze kompleksi içinde sınırlı sayıda konaklama alanı sunan yapılar. Zürih’te bulunan The Dolder Grand ise bu yaklaşımı farklı bir ölçeğe taşıyor. Toplam 175 odasıyla tam ölçekli bir otel programı sunarken aynı zamanda güçlü bir sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Adlisberg tepesinde konumlanan yapı, toplam 175 oda ve süit ile klasik bir lüks otel deneyimi sunarken aynı zamanda Avrupa’daki en kapsamlı otel sanat koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. İlk olarak 1899 yılında açılan otel, 2008’de mimar Norman Foster tarafından yürütülen büyük bir yenileme ve genişletme projesiyle yeniden tasarlandı.



Otelin sanat koleksiyonu bugün 100’ün üzerinde eser içeriyor ve modern ile çağdaş sanatın farklı dönemlerini temsil eden önemli isimleri bir araya getiriyor. Otelin farklı alanlarında Sürrealizm denince akla gelen ilk isimlerden Salvador Dalí, Latin Amerika sanatının güçlü temsilcilerinden Fernando Botero, Japon çağdaş sanatının uluslararası ölçekte en görünür sanatçılarından Takashi Murakami ve 1980’lerin New York sanat sahnesinin ikonik figürlerinden Keith Haring’in eserleri otelin koleksiyonunda yer alıyor. Ancak koleksiyon bu dört isimle sınırlı değil. Otelin farklı alanlarında Andy Warhol, Jean Tinguely, Max Ernst, Joan Miró, Niki de Saint Phalle, Sylvie Fleury, Urs Fischer, Muriel Rochat Rienth ve Keith Tyson’ın eserleri de yer alıyor. Resim, heykel ve büyük ölçekli yerleştirmeler otelin lobilerinden bahçelerine kadar farklı alanlara yerleştirilmiş durumda.

Koleksiyon resim, heykel ve büyük ölçekli yerleştirmelerden oluşuyor; eserler lobilerde, koridorlarda ve açık alanlarda konumlandırılmış durumda. Sanat eserlerinin yerleşimi otelin mimari planıyla doğrudan ilişki kuracak şekilde düşünülmüş. Büyük ölçekli heykeller bahçe alanlarında ve teraslarda yer alırken, resim ve enstalasyonlar otelin dolaşım alanlarına dağıtılmış. Böylece otelde dolaşan ziyaretçiler koleksiyonla sürekli karşılaşabiliyor. Zürih’e bakan panoramik konumu ve geniş sanat koleksiyonuyla otel, modern ve çağdaş sanatın otel mimarisiyle birlikte ele alındığı en güçlü örneklerden biri olarak gösteriliyor.



Beşinci durağımızda rotayı Miami Beach’e çeviriyoruz. Faena Hotel Miami Beach, sanat koleksiyonunu mimari ve konaklama deneyimiyle birlikte düşünen otellerden biri. Arjantinli girişimci ve koleksiyoner Alan Faena tarafından geliştirilen proje, Miami’nin Faena District olarak bilinen kültür bölgesinin merkezinde yer alıyor. Otel 169 oda ve süitten oluşuyor ve sanat eserleri lobilerde ve kamusal alanlarda doğrudan mimari programın parçası olarak konumlandırılmış. Koleksiyonun en dikkat çekici eseri, İngiliz çağdaş sanatçı Damien Hirst tarafından üretilen Gone But Not Forgotten adlı yerleştirme. Altın kaplamalı bir mamut iskeletinden oluşan bu büyük ölçekli eser otelin bahçesinde cam bir vitrin içinde sergileniyor ve Faena District’in en tanınan sanat eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki bu çalışma, mimari peyzajın merkezinde konumlanarak otelin görsel kimliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Otelin kamusal alanlarında Arjantinli sanatçı Juan Gatti tarafından tasarlanan duvar işleri ve büyük ölçekli görsel yerleştirmeler bulunuyor. Tiyatro alanı, restoranlar ve dolaşım aksları da bu sanat programının parçası olarak kurgulanmış. Jeff Koons, Damien Hirst, Pilar Zeta, Es Devlin, Leandro Erlich, Refik Anadol, Antonia Wright, Ruben Millares ve Andrés Monnier’in projeleri lobilerden bahçelere, sahil hattından Faena District içindeki kamusal alanlara kadar farklı noktalara yerleştirilmiş durumda. 




Faena Hotel’i ziyaret etmek isteyenler seyahatlerini Miami Art Week dönemine denk getirirse, otelin farklı alanlarında gerçekleştirilen geçici yerleştirmeler ve büyük ölçekli sanat projeleriyle de karşılaşabilir. Aynı dönemde düzenlenen Art Basel Miami Beach ve NADA gibi fuarlar sayesinde şehir genelinde sanat programı oldukça yoğun bir takvime dönüşüyor. Bu nedenle Miami, yılın bu haftasında uluslararası sanat dünyasının en hareketli buluşma noktalarından biri haline geliyor. Bugün Faena Hotel Miami Beach, sanat eserlerinin mimari ve kamusal alanlarla birlikte kurgulandığı otel projeleri arasında öne çıkıyor. Büyük ölçekli yerleştirmeler ve güçlü görsel kimliği sayesinde otel, Miami’nin çağdaş sanat sahnesiyle doğrudan ilişki kuran yapılardan biri olarak gösteriliyor.


Son durağımız Fransa’nın güneyinde yer alan, Côte d’Azur’un sanat tarihinde özel bir yere sahip kasabalarından Saint-Paul-de-Vence. 1920’lerde Paul Roux tarafından küçük bir han olarak açılan La Colombe d’Or, zaman içinde modern sanatın en önemli isimlerinin buluşma noktalarından biri haline geldi. Nice ve Cannes arasında yer alan bu küçük Orta Çağ kasabası özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında sanatçılar için önemli bir üretim ve buluşma alanıydı. Picasso, Matisse ve Miró gibi birçok sanatçı bölgeyi düzenli olarak ziyaret ediyor, La Colombe d’Or ise bu çevrenin doğal buluşma noktalarından biri olarak anılıyordu.

Otel bugün yaklaşık 25 oda ve süitten oluşan butik bir konaklama deneyimi sunuyor. Taş duvarlı tarihi yapının iç mekanları Provence mimarisini yansıtan sade ve sıcak bir atmosfere sahip. Odaların büyük bölümü bahçeye ve Saint-Paul-de-Vence’in tepelerine bakıyor. Otelin restoranı ise bölgenin en bilinen gastronomi adreslerinden biri olarak kabul ediliyor; Akdeniz mutfağına dayanan menüde Provence bölgesinin yerel ürünleri öne çıkıyor. Özellikle teras restoranı ve avlu alanı, yaz aylarında sanat koleksiyonuyla iç içe bir yemek deneyimi sunuyor. La Colombe d’Or’un sanat koleksiyonu ise otelin kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Kurucu Paul Roux’nun sanatçılarla kurduğu dostluklar sayesinde birçok eser zaman içinde koleksiyona dahil edildi. Dönemin bazı sanatçıları konaklama ücretlerini eserleriyle ödeyerek koleksiyonun oluşmasına katkıda bulundu. Bugün koleksiyonda Pablo Picasso, Henri Matisse ve Alexander Calder gibi modern sanatın önemli isimleri yer alıyor. Calder’in bahçede konumlanan heykelleri otelin en tanınan eserleri arasında bulunuyor.

Koleksiyon bu isimlerle sınırlı değil. Otelin restoran duvarlarında ve ortak alanlarında Joan Miró, Georges Braque, Fernand Léger, Marc Chagall, César Baldaccini ve Yves Klein’ın eserleri de sergileniyor. Resimler ve çizimler restoran ve koridorlarda konumlanırken heykeller bahçe ve avlu alanlarına yerleştirilmiş durumda. Bu yerleşim otelin gündelik yaşamının bir parçası olarak deneyimleniyor. Bugün La Colombe d’Or modern sanat tarihinin önemli figürlerinin izlerini taşıyan yaşayan bir koleksiyon olarak görülüyor. Saint-Paul-de-Vence’i ziyaret eden sanat meraklıları için otel, bölgedeki galeriler ve Fondation Maeght ile birlikte sanat rotasının önemli duraklarından biri olmaya devam ediyor. 

Sanat koleksiyonlarıyla öne çıkan bu oteller, konaklama deneyiminin yalnızca mimari ve hizmetten ibaret olmadığını gösteriyor. Monet’den Dalí’ye, Warhol’dan Murakami’ye uzanan eserler, bu mekanları aynı zamanda yaşayan sanat alanlarına dönüştürüyor. Lobi duvarında karşılaşılan bir tablo, bahçede konumlanan bir heykel ya da odanın içinde yer alan bir sanat eseri, seyahat deneyimini bambaşka bir katmana taşıyabiliyor. Belki de bu yüzden bazı oteller, sundukları konfor kadar barındırdıkları sanat koleksiyonlarıyla da hafızada yer ediyor.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page