top of page

Fringe Zamanı: Edinburgh’da Bir Gün

Yazarın fotoğrafı: Görkem Karaman
Görkem Karaman
1 gün önce
7 dakikada okunur
Gotik taş yapıların arasından yükselen gayda sesleri, Edinburgh’u Fringe döneminde dev bir sahneye dönüştürüyor. Şehri bir günlüğüne ziyaret ederek mimarisinin, karanlık anlatılarının ve sokaklara yayılan performansların izini sürdüm.

Londra’da geçirdiğim süre zarfında tanıştığım gazeteci bir arkadaşım, Fringe Festival’i deneyimlemem ve Edinburgh’un gotik mimarisini yakından görmem için İskoçya’ya gitmemi önerdi. Bir iç mimar olarak ve sanat endüstrisinde çalışan biri olarak bu önemli bir öneriydi :) Bu önerinin ardından Edinburgh’a bir günlük kısa bir seyahat planladım. Şehirde geçirdiğim süre sınırlı olsa da günün ilk saatlerinden itibaren Edinburgh’un tarihsel dokusu, mimarisi ve Fringe’in sokaklara yayılan enerjisi bir araya gelerek oldukça yoğun bir deneyim sundu.


Edinburgh’a vardığımda karşılaştığım şehir, zihnimde kurduğum karanlık İskoçya imgesinden daha hareketliydi. Orta Çağ’dan kalan dar geçitler, koyu renkli taş cepheler ve sivri kuleler aynı kadrajda dururken bu tarihsel fonun önünde gayda çalan müzisyenler, akapella grupları, kostümlü oyuncular ve gösterileri için izleyici toplamaya çalışan tiyatro ekipleri vardı. Bir gün içinde şehri bütünüyle keşfetmek mümkün olmasa da Edinburgh, kısa sürede güçlü bir iz bırakmayı başarıyor.



Fringe döneminde Edinburgh’da yürümek, programı önceden belirlenmiş bir festivali takip etmekten farklı bir deneyim sunuyor. Kentin merkezi başlı başına bir sahneye dönüşüyor. Bir sokakta tek kişilik bir tiyatro oyunundan kısa bir bölüm izlerken birkaç dakika sonra bir vokal grubunun çevresinde toplanan kalabalığa karışabiliyorsunuz. Bazen ne izlediğinizi, performansın hangi gösteriye ait olduğunu bilmeden duruyorsunuz. Bu belirsizlik festivalin en güçlü taraflarından biri. Edinburgh, tarihi yapılarla çevrili ciddi görüntüsünü kaybetmeden daha açık, katılımcı ve neşeli bir kimliğe bürünüyor.



Edinburgh Festival Fringe’in başlangıcı 1947’ye uzanıyor. Edinburgh International Festival’in resmi programına davet edilmeyen sekiz tiyatro topluluğunun kentte kendi gösterilerini sahnelemesiyle doğan bu bağımsız hareket, zaman içinde dünyanın en geniş kapsamlı performans sanatları buluşmalarından birine dönüşüyor. Fringe’in belirleyici özelliği, küratöryel bir seçkiye bağlı olmaması. Tiyatrodan stand-up’a, danstan müziğe, kabareden deneysel performansa kadar farklı disiplinlerden üretimler şehrin tiyatrolarında, barlarında, üniversite binalarında, kiliselerinde ve geçici gösteri alanlarında izleyiciyle buluşuyor.



Café on the Mound’da tanıştığım biri sanatçı, diğeri drama eğitmeni olan iki kişi, Fringe için 12 yıldır her yaz Edinburgh’a geldiklerini anlattı. Bu kısa karşılaşma festivalin neden bu kadar güçlü bir topluluk yarattığını açıklıyordu. Fringe birçok kişi için yıllık bir etkinlikten çok, üretmek, karşılaşmak ve yeniden bir araya gelmek üzere şehre dönülen bir geleneğe dönüşmüş durumda. Festivalin gerçek ölçeğini programdaki gösteri sayısından önce bu süreklilik hissettiriyor.


Edinburgh’da sabaha Royal Mile üzerindeki Luckenbooths’ta klasik bir İskoç kahvaltısıyla başladım. İskoç kahvaltısı, İngiliz kahvaltısıyla benzer bir temel kuruyor; yumurta, domuz pastırması, sosis, mantar, domates ve fasulye aynı tabakta buluşuyor. Onu yerel bir deneyime dönüştüren bölüm ise tattie scone adı verilen patatesli çörek, İskoç usulü black pudding. Oldukça doyurucu olan bu kahvaltı, gün boyunca yürünecek yokuşlu bir şehir için beklenmedik ölçüde uygun bir başlangıç sunuyor.



Luckenbooths’un adı da bulunduğu bölgenin geçmişine bağlanıyor. “Luckenbooth”, kilitlenebilen tezgah ya da küçük dükkan anlamına geliyor ve bir zamanlar St Giles çevresinde sıralanan pazar yapılarını hatırlatıyor. Bugün restoranın penceresinden Royal Mile’daki hareketi izlerken bu tarihsel bağlantı, deneyimi sıradan bir kahvaltı durağının dışına taşıyor. Benim için günün ilk güçlü anlarından biri, kentin en turistik hattında yerel bir kahvaltıyla oturup dışarıdaki festival kalabalığının yavaş yavaş çoğalmasını izlemekti.


Edinburgh’un ilk bakışta en belirgin özelliği koyu renkli taş dokusu. Old Town’daki yapılar, dik eğimli sokaklar, kuleler ve dar geçitler kente neredeyse teatral bir fon kazandırıyor. İskoç Aydınlanması’nın düşünsel mirası, kraliyet tarihi, salgınlar, mezarlıklar ve cadılık anlatıları aynı şehir belleği içinde yan yana duruyor. Bu nedenle Edinburgh uzun zamandır hayalet hikayeleri, yer altı mahzenleri ve okült anlatılarla ilişkilendiriliyor.


Ancak şehrin kendini fazla ciddiye almayan bir tarafı da var. Bazı heykellerin başına yerleştirilmiş park dubaları, bu ağır tarihsel görünümün ortasında beklenmedik bir sokak müdahalesi yaratıyordu. Taş kaideler üzerinde resmi pozlarıyla duran figürlerin başındaki parlak trafik konileri, şehirle kurulan mizahi ilişkinin küçük bir işaretiydi. Edinburgh’un bende bıraktığı izlenimi en iyi anlatan ayrıntılardan biri buydu: Tarihine sahip çıkan, fakat onu dokunulmaz bir vitrine dönüştürmeyen bir şehir.



Kentin cadılık ve okültizmle kurduğu ilişki turistik bir dekorun ötesine uzanıyor. Old Town’ın dar “close”ları, mezarlıkları ve yer altındaki bölümleri, geçmişteki yaşam koşullarını ve şehir efsanelerini bir araya getiren turlarla anlatılıyor. Edinburgh’da daha uzun süre kalıyorsanız bu yürüyüşlerden birine katılmak iyi bir fikir. Akşam saatlerinde düzenlenen tarih, hayalet ve yer altı turları, gündüz kalabalığında fark edilmeyen katmanları açıyor. Festivalin neşeli yüzünü gördükten sonra şehrin karanlık anlatılarını dinlemek, Edinburgh’un iki farklı karakterini birlikte anlamayı sağlayabilir.


Royal Mile üzerindeki St Giles’ Cathedral, şehrin en tanınan dini yapılarından biri. Resmi olarak İskoçya Kilisesi’ne bağlı olan yapı, yaygın biçimde katedral adıyla anılıyor. İlk temelleri Orta Çağ’a uzanan St Giles, geçirdiği yangınlar, onarımlar ve eklemeler sonucunda bugün farklı dönemleri aynı bünyede taşıyor. Dışarıdan bakıldığında yapıyı belirginleştiren taç biçimindeki kule, Edinburgh siluetinin en kolay tanınan parçalarından biri. İçeri girdiğimde yüksek taş kemerler, vitraylardan süzülen ışık ve yapının güçlü akustiği, Royal Mile’daki festival kalabalığından tamamen farklı bir atmosfer kuruyordu. Ziyaretim sırasında katedralde Maria Rud’un ILLUMINATA: An Alchemy of Art and Music başlıklı projesine ait yerleştirme bulunuyordu. Ağustos ayı boyunca devam eden proje, görsel sanat ile müziği katedralin mimarisi içinde bir araya getiriyordu. Maria Rud’un resimleri ve düşsel figürleri mekana yayılarak yapının dini sembolleri, taş yüzeyleri ve loş ışığıyla yeni bir ilişki kuruyordu.



Projenin 24–26 Ağustos tarihlerinde gerçekleşen gece performanslarında sanatçının canlı resimleri katedral duvarlarına yansıtılırken soprano Susan Hamilton ve çellist Lucia Capellaro; Bach, Hildegard von Bingen, John Tavener ve Jack Oades’in eserlerini seslendirmiş. Ben performans gecelerine denk gelmedim, ancak ay boyunca katedralde kalan yerleştirme bile mekanın mistik karakterini belirgin biçimde güçlendiriyordu. Tarihi yapının güncel sanatla kurduğu bu geçici ilişki, St Giles ziyaretini klasik bir kilise gezisinin dışına taşıyan en etkileyici ayrıntılardan biriydi.


Edinburgh’un gotik imgesini daha teatral bir biçimde deneyimlediğim duraklardan biri Frankenstein oldu. Eski bir kilise yapısında konumlanan mekan, Mary Shelley’nin 1818’de yayımlanan romanından beslenen dekorasyonu, yüksek hacmi ve karanlık atmosferiyle klasik bir bardan ayrılıyor. Burada içtiğim bira, başlı başına gastronomik bir keşiften çok bulunduğum mekanın parçasıydı. Kilise mimarisini andıran hacmin korku edebiyatı ve eğlence kültürüyle yeniden yorumlanması, Edinburgh’un tarihsel yapılarını gündelik hayatın içine katma biçimine iyi bir örnek oluşturuyordu. Frankenstein’a giderken beklentiyi rafine bir kokteyl barı olarak kurmamak gerekiyor. Burası gotik dekoru, müziği, kalabalığı ve mizahi korku diliyle deneyimlenen bir durak. Özellikle Fringe döneminde şehrin teatral havasıyla birleştiğinde, Edinburgh’da bulunma hissini tamamlayan eğlenceli bir ara veriyor.



Öğle yemeği için tercih ettiğim The Outsider, seyahatin gastronomi ve iç mimari açısından en iyi duraklarından biriydi. Mekan, koyu tonları, sade mobilyaları ve büyük pencereleriyle şehir manzarasını iç mekanın temel parçasına dönüştürüyor. Edinburgh’un taş dokusu ve çatıları pencerelerden içeri girerek mekanın görsel karakterini oluşturuyor. Burada midyeli bir tabak tercih ettim. Deniz ürününün yoğun fakat dengeli aroması, yemeği seyahatin aklımda kalan lezzetlerinden birine dönüştürdü. The Outsider’ın güçlü tarafı, iyi yemeği mekanın manzarası ve rahat atmosferiyle birlikte sunması. Edinburgh’da uzun bir yürüyüşün ardından öğle yemeğini aceleye getirmeden yemek isteyenler için doğru bir durak. Özellikle pencere kenarında bir masa bulabilirseniz kentin mimari dokusunu içeriden izlemek deneyimin önemli bir bölümüne dönüşüyor.

National Museum of Scotland’daki ziyaretimin en merak uyandıran bölümü Dolly’yi görmekti. Fen derslerinden hatırladığımız Dolly, yetişkin bir vücut hücresinden klonlanan ilk memeli olarak bilim tarihinde önemli bir yere sahip. 1996’da İskoçya’daki Roslin Institute’ta dünyaya gelen Dolly, genetik bilimi ve klonlama tartışmalarını laboratuvarların dışına taşıdı. 2026’nın onun doğumunun 30. yılı olması da bu karşılaşmayı küçük bir zaman tesadüfüyle daha anlamlı hale getiriyordu. Dolly bugün müzede döner bir platform üzerinde sergileniyor. Ders kitaplarında şemalarla anlatılan bilimsel bir gelişmenin merkezindeki hayvanı fiziksel olarak görmek, bilgiyi bir anda daha somut kılıyor. Müzenin İskoç tarihi, doğa, bilim, teknoloji ve dünya kültürlerini bir araya getiren geniş koleksiyonu kapsamlı olsa da geri kalan bölümler beni Dolly kadar etkilemedi. Yine de müze ücretsiz oluşu, merkezi konumu ve farklı ilgi alanlarına hitap eden yapısıyla programa eklenebilir. Benim ziyaretimin açık ara en güçlü anı Dolly ile karşılaşmaktı.



Royal Mile’ın doğu ucuna ulaştığınızda, birbirine komşu iki yapı İskoçya’nın geçmişi ile güncel siyasi kimliğini aynı alanda görünür kılıyor: Palace of Holyroodhouse ve Scottish Parliament. Holyroodhouse, hükümdarın İskoçya’daki resmi konutu olarak kullanılıyor. Yapının avlusu, simetrik cephesi ve tarihsel odaları, kraliyet mimarisinin kontrollü düzenini taşıyor. İçerideki State Apartments, Büyük Galeri ve İskoçya Kraliçesi Mary ile ilişkilendirilen odalar, sarayı tarihsel bir anlatının içine yerleştiriyor.


Saray ziyaretinin en etkileyici bölümlerinden biri Holyrood Abbey kalıntılarıydı. Çatısını kaybetmiş taş nef, açık gökyüzüyle birleşerek kapalı saray odalarından tamamen farklı bir duygu yaratıyor. Kemerlerin ve yıpranmış taş duvarların arasında dolaşırken yapının eksik bölümleri, tamamlanmış bir restorasyondan daha güçlü bir hafıza taşıyor. Holyroodhouse’un düzenli ve temsili iç mekanlarından bu açık kalıntıya geçiş, ziyaretin mimari açıdan en etkileyici anlarından biri.



Sarayın hemen karşısındaki Scottish Parliament ise bütünüyle farklı bir dil kuruyor. Katalan mimar Enric Miralles tarafından tasarlanan ve 2004’te açılan yapı, tek bir anıtsal kütle yerine parçalanmış hacimlerden oluşuyor. Dış cephede taş, beton, cam, ahşap ve metal bir arada kullanılıyor; pencere çevrelerindeki çıkıntılar ve çizgisel elemanlar cepheyi sürekli değişen bir yüzeye dönüştürüyor. Yapının biçimleri yapraklara, kıyıya çekilmiş teknelere ve İskoç peyzajına gönderme yapıyor. Çatı çizgileri çevredeki tepelerle ilişki kurarken alçak kütleler yapının bulunduğu bölgeye yayılmasını sağlıyor. İlk bakışta karmaşık görünen cepheye biraz zaman ayırınca her parçanın farklı bir ölçek ve gölge ürettiği fark ediliyor. Tarihsel Holyroodhouse’un karşısında böylesine çağdaş, organik ve tartışmaya açık bir parlamento yapısının bulunması son derece etkileyici. Benim için Edinburgh’daki en güçlü mimari karşılaşmalardan biriydi. Aynı meydanda birkaç yüzyıllık kraliyet düzeniyle güncel demokratik temsilin karşı karşıya durması, şehrin tarih ve çağdaşlık arasında kurduğu ilişkinin fiziksel bir özeti gibiydi.



Royal Botanic Garden Edinburgh, yoğun festival programından sonra şehrin temposunu değiştiren durak oldu. Yaklaşık 28 hektara yayılan bahçe, birkaç bölüm gezilip çıkılan küçük bir kent parkından çok, farklı bitki coğrafyalarının bir araya getirildiği büyük bir araştırma ve peyzaj alanı. Geniş çim yüzeyler, ağaç koleksiyonları, tematik bahçeler ve Edinburgh siluetine açılan görüşler, ziyaretin süresini fark etmeden uzatıyor. Bahçenin etkileyici tarafı büyüklüğünün yanında, dolaşım boyunca sürekli farklı bir ölçek sunması. Bir bölümde yüksek ağaçların altında kapanan görüş, birkaç dakika sonra geniş bir çim alana ve şehir manzarasına açılıyor.


Peki gelelim İskoçya’dan ne alınır sorusunun cevabına. Edinburgh’un merkezinde yürürken en sık karşılaşılan ürünlerden biri kaşmir atkılar. İskoçya’nın yün, tartan ve dokuma geleneği, Royal Mile ve çevresindeki mağazalarda güçlü biçimde görünür durumda. Kaşmirin kendisi İskoçya’da yetişen bir lif olmasa da ülkedeki köklü dokuma ve tekstil üretimi, ithal edilen lifin yüksek nitelikli kumaşlara dönüştürülmesi konusunda güçlü bir gelenek yaratıyor. Bu nedenle tarihi merkezde hem klasik tartan desenli hem de daha sade renklerde pek çok kaşmir ve yün atkı bulunabiliyor. Alışveriş sırasında etiketleri incelemek önemli. “Cashmere”, “lambswool”, “merino wool” ve farklı lif karışımları benzer raflarda sunulabiliyor. Gerçek kaşmir oranı, ürünün İskoçya’da dokunup dokunmadığı ve bakım talimatları fiyatı doğrudan etkiliyor. Şehirden işlevsel ve uzun süre kullanılabilecek bir hatıra almak isteyenler için iyi bir atkı, turistik bir objeden daha anlamlı bir seçenek.


Edinburgh’dan aklımda kalan, tek bir müze, restoran ya da gösteriden çok şehrin kurduğu karşıtlık oldu. Burası bir tarafta cadılık anlatıları, mezarlıkları, karanlık taş yapıları ve kraliyet tarihiyle güçlü bir geçmiş duygusu taşıyor. Diğer tarafta festival boyunca sokağa taşan performanslar, gaydalar, akapella grupları ve dünyanın farklı yerlerinden gelen insanların yarattığı açık bir enerji var. Fringe’i deneyimlemek için her saati biletlerle doldurmak gerekmiyor. Birkaç gösteriyi önceden seçmek, kalan zamanda sokakların yönlendirmesine izin vermek daha doğru olabilir. Çünkü festivalin en etkileyici bölümü, çoğu zaman programda işaretlediğiniz salonun dışında gerçekleşiyor. Bir kafede 12 yıldır Fringe’e gelen iki insanla tanışmak, bir heykelin başındaki trafik konisine gülümsemek ya da gayda sesini takip ederek başka bir meydana çıkmak, şehrin kendisini gösteriye dönüştürdüğü anları yaratıyor. Bir sonraki ziyaretimde programı daha uzun tutmak, okült tarih turlarından birine katılmak ve festivalin tesadüflere açık yapısına biraz daha fazla zaman bırakmak isterim.

 
 
 

Yorumlar


4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page