top of page

#ArtTalks - Jemappalle Macid’in Merak Edilen Dünyası

Yazarın fotoğrafı: Kubilay Sakarya
Kubilay Sakarya
53 dakika önce
6 dakikada okunur
Zarafetle vahşiliği, geçmişle bugünü kendine özgü bir görsel dünyada buluşturan sanatçı Jemappalle Macid ile eserlerindeki güçlü sembolleri, hayvan figürlerine duyduğu ilgiyi, İstanbul’dan aldığı ilhamı ve sanatla şekillenen sıra dışı dünyasını konuştuk.

1. Sanatla ilişkinizin başladığı ilk anı hatırlıyor musunuz? Bugünkü

sanatçı kimliğinizin temelleri nerede ve nasıl atıldı?

Sanırım bütün bunların temeli çocukluğumda saklı. Ama bir yandan da hep böyle olduğumu düşünüyorum. Sanki dünyaya zaten Macid olarak, sanat yapmak ve kendimi sanat aracılığıyla ifade etmek için gelmişim. Benim için sanat, sonradan hayatıma giren ya da zaman içinde keşfettiğim bir uğraş değil. Her zaman var olan, karakterimin ve varoluşumun doğal bir parçası. Bu yüzden belirli bir başlangıç anından söz etmek benim için biraz zor. Kendimi bildim bileli böyleyim.


2. Eserlerinize baktığımızda güçlü bir görsel dünya ve kendine özgü bir anlatı diliyle karşılaşıyoruz. Jemappalle Macid’in sanatını üç kelimeyle tanımlamanızı istesek, hangilerini seçerdiniz?

Her zaman söylediğim gibi, benim işlerim zarif bir şeytan gibidir. Kırılgan ama saldırgan… Ve bütün o güçlü, hatta zaman zaman tehditkâr görünen tavrının altında mutlaka naif bir taraf barındırır. Birbirine zıt gibi görünen bu özelliklerin aynı anda var olmasını seviyorum. Zarafetle tehlikenin, kırılganlıkla gücün yan yana durabilmesi benim dünyamı çok iyi anlatıyor. Dolayısıyla üç kelime seçecek olsam sanırım bunlar zarif, kırılgan ve saldırgan olurdu. Ama o naif tarafı da asla unutmamak gerekiyor.


3. Üretimlerinizde kişisel hafıza, kültür ve semboller nasıl bir rol oynuyor? Bir esere başlarken sizi genellikle bir hikâye mi, görüntü mü yoksa duygu mu harekete geçiriyor?

Kesinlikle duygu. Her şeyden önce bir duygunun beni yerimden kaldırması gerekiyor. İçimde bir şeyin tetiklenmesi, beni harekete geçirecek kadar güçlü bir his oluşması şart. Bu, aklınıza gelebilecek herhangi bir duygu olabilir; mutluluk, öfke, heyecan, özlem ya da bambaşka bir şey… Önemli olan o duygunun yoğunluğu ve beni üretmeye yönlendirmesi. Sonrasında neler olduğunu bazen ben bile hatırlamıyorum. Çünkü o noktadan itibaren her şey kendiliğinden gelişiyor. Duygu beni ele geçiriyor ve gerisi geliyor.



4. Figürler ve özellikle hayvanlar işlerinizde dikkat çekici bir yere sahip. Hayvanları sizin için bu kadar güçlü bir anlatım aracına dönüştüren nedir?

Hayvanların doğrudan ve son derece samimi duyguları beni çok etkiliyor. Bir leopar ya da bir yılan düşünün. Size açıkça, “Hello, ben tehlikeli bir tipim!” der. Bunu saklamaya, olduğundan farklı görünmeye ya da sizinle oyun oynamaya çalışmaz. Ne olduğunu ve neyi temsil ettiğini çok net biçimde ortaya koyar.

Bence bu inanılmaz derecede sahici bir tavır. Hayvanların doğalarında taşıdıkları ve onlara yüklediğimiz bu rollerin gerçekle örtüşmesini seviyorum. Bir yılanın tehlikesi ya da bir leoparın vahşi zarafeti, kendilerini olduklarından farklı göstermeye çalışmalarından kaynaklanmıyor. Onlar sadece kendileri. Bu dürüstlük, bu doğallık ve doğrudanlık benim için çok güçlü bir anlatım dili oluşturuyor.


5. Panter figürü sizin dünyanızda neyi temsil ediyor? Güç, gizem, zarafet ya da başka bir anlam üzerinden mi onunla bağ kuruyorsunuz?

Siyah panterlerin çok ilginç bir özelliği var. Biliyorsunuz, üzerlerindeki desenler farklı güneş ışıkları ve yansımalar altında ortaya çıkıyor. İlk bakışta tamamen siyah gördüğünüz o hayvanın aslında görünmeyen başka bir yüzü var. Ben bunu insan duygularına ve karakterine çok benzetiyorum. Hepimiz farklı insanların karşısında kendimizin başka bir tarafını gösteriyoruz. Bazen bunu bilinçli yapıyoruz, bazen de tamamen doğal gelişiyor. Örneğin bazı insanlar benim çok tatlı, sevimli biri olduğumu düşünürken bazıları son derece karanlık, hatta kötü bir insan olduğumu düşünebiliyor. Oysa bütün bu farklı algılar aynı kişiye ait. Siyah panterin ışığa göre ortaya çıkan desenleri gibi, insanın da farklı koşullarda görünür hâle gelen pek çok yüzü var. Sanırım panterle kurduğum bağın en önemli nedenlerinden biri bu.


6. Perfect Weekend’in Pera’daki ofisinde de turkuaz tonlarının hâkim olduğu panter eseriniz yer alıyor. Bu eserin hikâyesi nedir; yaratırken hangi düşünceden ya da imgelerden ilham aldınız?

Bu eserde Venedik’ten ilham aldım. Özellikle Venedik Aslanı, panterin ışıkla değişen yansımaları ve şehrin kendine özgü atmosferi zihnimde bir araya geldi. Turkuaz renkli bir Venedik hayal ettim. Bildiğimiz Venedik’in biraz daha farklı, benim dünyamdan geçmiş bir hâlini… Bir de bütün bu hikâyenin üzerine altından bir taç eklemek istedim. Çünkü benim dünyamda böyle küçük ama güçlü detayların ayrı bir yeri var. Panterin gizemi, Venedik’in tarihsel ihtişamı, turkuazın kendine özgü karakteri ve altın bir taç… Hepsi bir araya gelerek bu eserin görsel dünyasını oluşturdu.


7. Turkuaz, Türk ve Orta Asya kültür tarihinde de güçlü çağrışımları olan bir renk. Bu eserde özellikle turkuazı tercih etmenizin arkasında kültürel ya da kişisel bir referans mı var? Renk sizin pratiğinizde nasıl bir anlam taşıyor?

Turkuazı pek çok farklı sebeple seviyorum. Öncelikle bana İstanbul’u çok çağrıştırıyor. Şehrin kendine özgü renklerini ve atmosferini düşündüğümde turkuazın orada özel bir yeri olduğunu hissediyorum. Ayrıca renk olarak da çok tatlı, çok çekici buluyorum. Bir diğer sebep ise en sevdiğim mücevher markalarından biri olan Tiffany & Co. Biliyorsunuz, markanın o ikonik mavisi, 1845 yılında yayımlanan ilk Blue Book kataloğundan bu yana kimliğinin bir parçası. Bugün turkuaz tonlarında bir kutu gördüğünüzde aklınıza hemen mücevherler geliyor. Bir rengin bu kadar güçlü bir kimliğe dönüşebilmesi bence çok etkileyici. Benim için turkuaz hem İstanbul’u hem de mücevherlerin o özel, biraz büyülü dünyasını çağrıştırıyor. Birbirinden farklı bu referansların aynı renkte buluşmasını seviyorum.



8. Eserlerinizde geçmişten gelen referanslarla oldukça çağdaş bir görsel dil arasında bir ilişki hissediliyor. Gelenek ve bugünün dünyası arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Aslında bu dengeyi özellikle kurmaya çalıştığımı söyleyemem. Ben tamamen kendi duygularımla hareket ediyorum. Karakterim, zevklerim ve hayata bakışım zaten tam olarak tarif ettiğiniz gibi farklı dünyaların bir araya gelmesinden oluşuyor. Geçmişle bugünün, geleneksel olanla çağdaş olanın yan yana durmasını seviyorum. Bu karışım yalnızca resimlerimde değil, hayatımın hemen her alanında var. Birbirinden farklı dönemlere, kültürlere ve estetik anlayışlara ait şeylerin bir arada olabilmesi bana çok doğal geliyor. Dolayısıyla eserlerimde gördüğünüz bu ilişki, aslında benim kişisel dünyamın bir yansıması. Bu karışımı seviyorum, kullanıyorum ve önemsiyorum.


9. İstanbul’un sizin üretiminizde nasıl bir yeri var? Şehrin mimarisi, renkleri, kültürel katmanları veya gündelik hayatı çalışmalarınıza sızıyor mu?

İstanbul’un neredeyse her noktasından ilham alıyorum. Bu şehri bütün farklılıklarıyla seviyorum. Örneğin Tarlabaşı’na bayılırım ama Topkapı Sarayı’na da aynı derecede hayranım. İstanbul’un en lüks semtinde bulunmak da bana keyif verir, en kalabalık, en karmaşık ve keşmekeş içindeki sokaklarında dolaşmak da.

Çünkü bütün bu yerlerin kendine özgü bir karakteri var. Her sokağın başka bir rengi, başka bir kokusu, başka bir hikâyesi bulunuyor. İstanbul’u benim için özel kılan da tam olarak bu çeşitlilik. Birbirinden çok farklı hayatların, kültürlerin ve estetik dünyaların aynı şehirde buluşmasını seviyorum. Bu kültürel zenginlik ve karşıtlıklar beni sürekli besliyor. İstanbul’un tek bir yüzü yok ve bence güzelliği de burada.



10. PG Art Gallery ile kurduğunuz ilişkinin sanat pratiğiniz ve kariyeriniz üzerindeki etkisini nasıl tanımlarsınız? Bir galeriyle sanatçı arasındaki ideal ilişki sizce nasıl olmalı?

İdeal ilişki mi? Hayatımda hiçbir zaman ideal ilişkilerim olmadı! (Gülüyor.) PG Art Gallery ile de ideal bir ilişkimiz olduğunu söyleyemem ama birbirimizi seviyoruz. Bence bu çok daha önemli. Pırıl'ı ise biraz daha fazla seviyorum! Muhteşem bir kadın. Onunla kurduğumuz bağın benim için ayrı bir değeri var. PG Art Gallery de kesinlikle İstanbul’un en köklü ve en iyi galerilerinden biri. Üstelik son derece cool ve havalı bir galeri. Ben ilişkilerde her şeyin kusursuz ya da belirli kalıplara uygun olmasını beklemiyorum. Önemli olan karşılıklı sevgi, birbirini anlamak ve birlikte var olabilmek. Sanatçıyla galeri arasındaki ilişkinin de kendine özgü bir karakteri olması gerektiğini düşünüyorum. Bizim ilişkimizin güzelliği belki de tam olarak bu; ideal olmaya çalışmıyoruz.


11. Bir eserinizin tamamlandığını nasıl anlarsınız? Sizi fırçayı bırakmaya ikna eden belirli bir an var mı?

Bir eserin tamamlandığı an elbette önemli ama benim için başladığı andan çok da farklı değil. Çünkü daha üretmeye başlamadan önce o eserin hangi duyguyla sonlanacağını bir şekilde biliyorum. Beni yerimden kaldıran, resim yapmaya yönlendiren his neyse, sürecin sonunda da o duygunun peşinden gidiyorum.

Dolayısıyla benim için asıl belirleyici olan bitiş anı değil, başlangıçtaki o güçlü duygu. İçimde yeterince yoğun bir his oluştuğunda ayağa kalkıyorum ve resim yapmaya başlıyorum. Sonrasında o duygunun beni götürdüğü yere kadar ilerliyorum. Eser de bir noktada kendi sonuna ulaşıyor. Benim için önemli olan, bütün bu sürecin güçlü ve gerçek bir duygudan doğmuş olması.



12. Bir koleksiyoner eserinizle yaşamaya başladığında, o eserin anlamının sizden çıkıp başka bir hayata dahil olduğunu düşünüyor musunuz? Eserlerinizin farklı mekânlarda yeni hikâyeler kazanması size ne hissettiriyor?


Koleksiyoner bir resmi kendisinin seçtiğini düşünür. Bu doğru olabilir ama bence resim de koleksiyoneri seçer. Çünkü bir resim yalnızca bir eşya değildir. Öyle kolayca seçilip satın alınabilecek, bir yere yerleştirilecek sıradan bir nesne olarak görmüyorum onu. Resimlerin de duyguları olduğuna inanıyorum. Gidecekleri yeri ararlar ve sonunda ait oldukları yere giderler. Hatta bence işlerimle aramızda telepatik bir bağlantı var! (Gülüyor.) Sonuçta ben onların tanrısıyım. Beni özlediklerini, beni sevdiklerini düşünüyorum. Ama bir yandan da yeni evlerinden bana biraz yukarıdan bakarak, “Bye Macid, biz burada çok mutluyuz!” dediklerini hayal ediyorum.

Çünkü benim işlerimin hepsi havalı olmak istiyor. Her biri biricik olmak, bulunduğu mekânda kendini göstermek ve hatta o mekânı tamamen ele geçirmek istiyor. Kendi karakterlerini ve varlıklarını hissettirmek istiyorlar. Bence bir eserin başka bir eve gitmesi, başka bir hayatın parçası olması tam da böyle bir şey. Artık kendi dünyasını kuruyor, kendi hikâyesini yaşamaya başlıyor. Ben de onların bu yeni hayatlarını biraz uzaktan izliyorum.


13. Bugün Jemappalle Macid’in yaratıcı dünyasında yeni bir dönemin eşiğinde miyiz? Önümüzdeki dönemde sizi hangi projeler, sergiler veya yeni üretimler heyecanlandırıyor?

J. Macid aslında her zaman yeni bir eşiğin önünde. Benim için bu durum belirli dönemlerle ya da büyük değişimlerle sınırlı değil. Sürekli farklı duygular yaşıyorum ve bu duyguların içinden yeni işler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla neredeyse her gün kendimi yeniden keşfediyorum. Hayatımda ve üretimlerimde her şeyin önceden belirlenmiş olmasına ihtiyaç duymuyorum. Aksine, duygularımın beni nereye götüreceğini görmekten hoşlanıyorum. İçimde ne varsa onu hayatın içine bırakıyorum; bütün duygularımı, düşüncelerimi ve hissettiklerimi ortaya koyuyorum. Sonrasında da başıma neler geleceğini merakla bekliyorum.

Sanırım beni en çok heyecanlandıran şey de bu belirsizlik. Çünkü her yeni duygu, beraberinde yeni bir keşif ve yeni bir eser getirebilir. Ben de sürekli o yeni eşiğin önünde durmaya devam ediyorum.


Yorumlar


4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page