top of page

Tasarım ve Sanatla Bir Arada: One Hundred Shoreditch

Yazarın fotoğrafı: Görkem Karaman
Görkem Karaman
22 dakika önce
17 dakikada okunur
Frieze London için Londra’ya gideceklere, sanat ve tasarımla ilgilenenlerin seveceğini düşündüğüm bir konaklama adresi önermek isterim: One Hundred Shoreditch. Bu yazıda oteldeki deneyimimi, odalardan ortak alanlara ve yeme-içme mekanlarına uzanan kişisel notlarımla paylaşıyorum.

Otelin iç mekanlarını, resimlerini ve duvar dokumalarını tasarlayan Jacu Strauss ile ahşap totem ve bankları üreten Jan Hendzel’le gerçekleştirdiğim söyleşiler de gördüğüm detayların arkasındaki fikirleri ve üretim süreçlerini anlatıyor.



Shoreditch High Street üzerindeki otelde, odama bırakılan mojito, piña colada ve çikolata parçalı kurabiyelere ismimle yazılmış bir karşılama notu eşlik ediyordu: “Drop your bags, take a breath. This is your East London home away from home.” Bu kişisel karşılama, otelin misafirperverliğine dair sevdiğim ayrıntılardan biridi. Notta geçen “home away from home” ifadesi de burada geçirdiğim zamanı çok güzel anlatıyor.


Görsel sanatlar üzerine çalışan ve iç mimarlık disiplininden gelen biri olarak otelin malzeme seçimlerini, mobilyalarını ve sanat eserlerinin yerleşimini ilgi çekici buldum. Beyaz Panton Chair, yuvarlak ahşap masa ve küresel kağıt sarkıt, pencere önünde keyifli bir köşe oluşturuyor. Yatağın hemen yanındaki minibar, sanırım bugüne kadar önünde en uzun vakit geçirdiğim minibar oldu. Tekila ve şaraplardan çikolatalara, peynirli bisküvilere, kuruyemişlere ve bakım maskelerine uzanan seçki, ahşap yüzeyli, delikli metal gövdeli mobilyada hasır sepetlerle sunuluyor. Cam karaf ve bardakların yanındaki beyaz heykelsi vazo, Panton Chair’in kıvrımlarıyla uyum sağlıyor. Ürün seçkisinden sergileme düzenine kadar her ayrıntı, otelin bütününe yayılan tasarım anlayışını yansıtıyor. Jacu Strauss’un mavi ağırlıklı soyut resmi ve yatak yanındaki geometrik duvar dokuması da odayı renk ve dokuyla tamamlıyor.



Otelin lobisi ve kahve alanı, uzaktan çalışan yaratıcı bir kitlenin gün içinde vakit geçirdiği keyifli buluşma mekanları olarak tasarlanmış. Büyük bitkilerin çevresindeki tasarım sandalyeleri, ahşap zemin ve geniş camlardan gelen gün ışığı, bu alanlara rahat bir hava katıyor. Mobilyalara özel bir ilginiz olmasa da seçkinin dikkatinizi çekeceğini düşünüyorum. Bordo asansördeki aynalı tavan ve Jacu Strauss’un kırmızı-beyaz resimleri de otelin renk kullanımına güzel bir örnek. Jan Hendzel’in ahşap bankları ve totemlerinde damar desenleri, birleşimler ve oyulmuş formlar belirgin; günlük kullanılan bu parçalar, lobinin heykelsi karakterinde önemli bir yere sahip.



Akşam yemeğinin ardından, adını sıkça duyduğum Seed Library’ye geçtim. One Hundred Shoreditch’in alt katındaki Mr Lyan imzalı bar, kokteylleri kadar müziğiyle de ilgimi çekti. Plak kültürüne dayanan müzik seçkisi, buraya bir listening bar havası katıyor. Kırmızı masalar, dokulu koltuklar ve mumlar, rahatça oturup müzik dinleyebileceğiniz samimi bir ortam sunuyor. Kokteyl yaklaşımında malzemelerin alışılmadık kullanımları ve fermantasyon öne çıkıyor. Menüye bakarken bildiğiniz bir içkinin farklı yorumunu denemek için pek çok neden buluyorsunuz. İlk tercihim Sofrito Spritz oldu: Bombay Sapphire cin, ravent, beyaz havuç ve sarı dolmalık biberden yapılan şarap, köpüklü bir dokunuşla birleşiyordu. Gurme olduğumu söyleyemem; yine de beyaz havucun tadını ayırt etmek ve bir spritz içinde böyle bir aromayla karşılaşmak beni şaşırttı. Ardından Dirty Mezcal Martini söyledim. Fermente tomatillo, mezcal ve vermutla hazırlanan bu yorumda, mezcalin isli karakterine topraksı, hafif rustik tatlar eşlik ediyordu. Damakta ağırlaşmadan belirgin bir lezzet sunuyordu. Her gün içsem sıkılmayacağım bir martini bulmuş olabilirim; özellikle mezcal sevenlere öneririm!



Bu akşamı ayrıca keyifli kılan, benimle ilgilenen Daisy oldu. Malzemeleri ve kokteyllerin hazırlanışını bilgili, anlaşılır ve samimi bir dille anlattı. Londra’da servis ekiplerinin mesleki bilgisine sık sık hayran kaldım; Daisy de bunun güzel bir örneğiydi. Tercih yaparken önerilerine başvurmanızı tavsiye ederim. Martini üzerindeki kırmızı kabarcıkların masayla uyumuna dair esprisi de aklımda kaldı. Kokteylin ayrıntılarını anlatırken gösterdiği profesyonellik ve sohbetindeki sıcaklık, Seed Library deneyimimin en sevdiğim taraflarından oldu.



Kahvaltı ettiğim Sticks’n’Sushi, sabah için hayli havalı bir adres. Mekanın merkezindeki sade barın üzerinde, perdeyi andıran yarı saydam yüzeylerle tasarlanmış aydınlatma özellikle dikkatimi çekti. Dalgalı formu ve amber tonlu ışığıyla restoranın en akılda kalan detaylarından biriydi. Menüden seçtiğim Soy-cured Salmon Rye, çavdar ekmeği üzerinde tamariyle marine edilmiş İskoç somonu, salatalık, kırmızı soğan turşusu, turp, kapari, misolu hardal ve dereotuyla hazırlanıyordu. Somonun yanında turşu ve hardalın kullanılması, tabağa hoş bir canlılık katıyordu. Sake-tamari marinasyonlu alabalık yumurtaları da hem dokusuyla hem sunumuyla sevdiğim ayrıntılardandı; kahvaltıda somon tercih edenlere öneririm. Yanına füme jambon, saucisson ve Danimarka Havarti peyniri içeren bir şarküteri tabağıyla kruvasan söyledim. Balık, şarküteri ve hamur işini birlikte seçmek, farklı tatları deneyebildiğim doyurucu bir kahvaltı oldu. Yanında English Breakfast çayı içtim. İyi hazırlanmış tabakları ve özenli mekanıyla, otelde konaklamasanız da kahvaltı için değerlendirebileceğiniz bir adres. Günün devamında sushi ve ızgara yakitori şişleri sunan restoranın kahvaltısında da aynı Japon-Danimarka yaklaşımını görmek mümkün.



Konaklamam boyunca ilgimi çeken tasarım kararlarını ve eserleri, bir de yaratıcılarından dinlemek istedim. Jacu Strauss ve Jan Hendzel ile One Hundred Shoreditch için geliştirdikleri işleri, malzeme seçimlerini ve misafirlerin bu parçalarla kurduğu ilişkiyi konuştuk. Söyleşilerimizi aşağıda okuyabilirsiniz.


Jacu Strauss ile One Hundred Shoreditch üzerine


Lore Group’un kreatif direktörü Jacu Strauss, One Hundred Shoreditch’in iç mekan tasarımının yanı sıra oteldeki soyut resimlerin ve duvar dokumalarının da arkasındaki isim. Strauss ile malzeme seçimlerini, eserlerin mekanlarla ilişkisini ve Shoreditch’te ideal bir hafta sonunu konuştuk.


One Hundred Shoreditch’teki duvar dokumaları, iç mekanlara doku ve sıcaklık katıyor. Otelin görsel kimliğini geliştirirken nasıl bir rol oynadılar ve tasarımlarına nasıl yaklaştınız?


Duvar dokumaları, mimarinin bazı sert unsurlarını yumuşatıyor ve iç mekanlara bir apartman dairesinde karşılaşmayı bekleyebileceğiniz sıcak, katmanlı bir görünüm kazandırıyor. Bunları özellikle daha mahrem alanlarda kullandık; dokuları rahatlık ve derinlik hissi yaratabiliyor.


Bu parçalar, tasarımın başından itibaren otelin görsel diline dahil edildi. Malzeme paletine yeni bir katman ekliyor, mekanlara kendine özgü bir karakter kazandırıyor ve otel boyunca kullanılan doğal tonlar ve dokularla bağlantı kuruyorlar. Hepsini kendim tasarlıyorum; bu benim için büyük bir keyif.



Soyut resimleriniz, misafir odalarından ortak alanlara kadar otelin farklı noktalarında yer alıyor. Bu eserleri One Hundred Shoreditch için nasıl geliştirdiniz ve farklı mekanların atmosferini nasıl etkiliyorlar?


One Hundred Shoreditch’teki resimleri bizzat ben yaptım. Önce orijinalleri, ardından odalar için özel edisyonları hazırladım. Hayal gücünü harekete geçirmeyi amaçlayan soyut manzaralar bunlar; Lore Group portföyündeki otellerin neredeyse tamamında görülebiliyorlar. Oteller arasında önemli bir bağ haline geldiler. Her otelin kendine ait bir tasarım kimliği var; farklı mekanlara yayılan bu resimlerin onları birbirine bağlamasını seviyorum.


Misafir odaları için sakin ve nötr iç mekanlara renk ve karakter katan soyut eserler ürettim. Odaların huzurlu atmosferini koruyarak bir odak noktası yaratıyorlar.


Ortak alanlarda eserlerin daha dışavurumcu ve enerjik olmasına alan açtım; bu yaklaşım otelin sosyal karakterini yansıtıyor. Resimleri beklenmedik yerlere yerleştirme fikri de hoşuma gidiyordu. Asansörlerdeki büyük ölçekli eserler bunun bir örneği. Benim için sanat, farklı mekanlar arasında diyalog kurmanın ve her birine kendine ait bir atmosfer kazandırmanın başka bir yolu.


One Hundred Shoreditch, odalarında dinlenmeye ve geri çekilmeye alan açarken sosyal mekanlarında çevresindeki mahallenin enerjisini taşıyor. Otelin genel tasarımını şekillendirirken bu dengeye nasıl yaklaştınız?


Shoreditch’in gerçek ruhunun, yeni gelenleri karşılamakta ve onların mahalleye getirdiklerini, burada bıraktıklarını kutlamakta olduğunu düşünüyorum. Sosyal alanları tasarlarken bu enerjiden yararlanmak, canlı ve mahalleyle bağlantılı ortamlar yaratmak istedim. Misafirler, her bar ve restoranda farklı ruh hallerini ve atmosferleri deneyimlerken mekanlar arasındaki bağı da hissedebiliyor.


Odalar ve süitlerde konfor her şeyden önce geliyor. Bu alanları hareketlilikten uzaklaşabileceğiniz bir sığınak olarak tasarladık. Nötr bir temel palet seçtim; beyaz döşemeler, doğal tonlar, daha kişisel bir dokunuş için yumuşak Berberi halıları ve cömert ölçülerde yatak tekstilleri kullandım. Kendi tasarladığım duvar dokumaları ve yaptığım resimler de bu nötr palete renk ve karakter katıyor.



Perfect Weekend seyahat, tasarım, kültür ve çağdaş yaşamı ele alıyor. Sizin için One Hundred Shoreditch’te bir Perfect Weekend nasıl geçer ve bir misafirin nereden başlamasını önerirsiniz?


Güne bir kahveyle ve Shoreditch’te yürüyüşle başlardım. Karşınıza ne çıkacağını hiçbir zaman tam olarak bilemediğiniz mahallelerden biri; çekiciliğinin bir parçası da bu.


Alışılmadık mobilyalar ve objeler keşfetmeyi seviyorum. Bu yüzden harika bir vintage tasarım koleksiyonuna sahip Two Columbia Road’a ve Redchurch Street’teki Labour and Wait’e zaman ayırırdım. İyi yapılmış şeyleri, özellikle de bir geçmişi ya da karakteri olan gündelik objeleri her zaman takdir etmişimdir.


Öğle yemeği için Rochelle Canteen’e giderdim. Eski bir okulun avlusunda, gözden biraz uzakta yer alıyor ve sevdiğim o doğal, rahat tavra sahip. Her şey kararında; yemekler de harika.


Öğleden sonrayı küçük sokakları, galerileri ve bağımsız mağazaları keşfederek geçirir, ardından bir içki için One Hundred Shoreditch’teki Kaso’ya çıkardım. Özellikle güneş batmaya başlarken Doğu Londra manzarası harika oluyor. Mahalleyi bambaşka bir açıdan görmek için güzel bir yol.



Jan Hendzel ile malzeme ve üretim üzerine


Tasarımcı ve üretici Jan Hendzel, One Hundred Shoreditch’in giriş ve lobisindeki ahşap totemlerle bankları tasarladı. Geri kazanılmış ahşapları farklı birleştirme ve tornalama teknikleriyle işleyen Hendzel ile malzemelerin geçmişini, üretim sürecini ve eserlerin otelin günlük yaşamına nasıl katıldığını konuştuk.



One Hundred Shoreditch’in girişi ve lobisi için özel ahşap totemler ve banklar tasarlayıp ürettiniz. Otelin mekanları, bu parçaların biçimlerini, malzemelerini ve üretim sürecini nasıl şekillendirdi?


Giriş ve lobi, bir binanın dikkatinizi ilk çektiği yerler. Parçaların dolaşımı engellemeden güçlü bir ölçeğe ve varlığa sahip olması gerekiyordu. Lore Group ile bunları bir totem ve bank ailesi olarak tasarladık. Hareketli bir mekanda kendilerini gösterebilmelerini, aynı zamanda her gün üzerlerine oturulabilmesini, yaslanılabilmesini ve yanlarından geçilebilmesini istedik.


Önce malzeme geldi. Meşe, Kennet ve Avon Kanalı’ndan çıkarılan eski kanal kapaklarından geri kazanıldı. Küreler, Birleşik Krallık’ın güneyinde sürekli orman örtüsünü koruyan ormancılık uygulamalarıyla yetiştirilen, Grown in Britain sertifikalı dişbudağının lamine edilmesiyle üretildi. Camden Belediyesi’nden gelen, taze kesilmiş Londra çınarının birkaç büyük kesitini de kullandık. HS2 projesi için kesilmesi tartışma yaratmış bir ağaçtı; Euston İstasyonu’na yakınlığı nedeniyle “Benedict Cumberbatch ağacı” diye anılıyordu. Ayrıca parçalı olarak birleştirilmiş Avrupa kayını ve güney kıyısındaki bir ahşap yürüyüş yolu restorasyonundan geri kazanılan opepe kullandık. Tropikal ahşabı sık kullanmıyoruz, ancak bu malzeme kurtarılmıştı ve elimizde birkaç kesit vardı. Kestiğimizde beklemediğimiz koyu kırmızılar ve yanık turuncularla karşılaştık.


Üretim, kullandığımız tekniklerin bir birleşimiydi: laminasyon, çıtalarla form oluşturma, parçalı birleştirme ve elle tornalama. Parçaları üç farklı yöntemle birleştirdik; böylece çevrelerinde hareket ettikçe damar desenleri değişiyor. Bu tekniklerle heykellere ayrıntı katmayı seviyoruz. Nasıl üretildiklerini göstermek, ahşabın damar yapısını farklı açılardan görmeyi sağlıyor. Giriş lobisindeki en uzun totem 2,8 metreye ulaşıyor; üzerindeki 28 kilogramlık turuncu akrilik disk mekana sıcak bir ışık yayıyor.



Totemler ve banklar, otelin günlük yaşamına katılırken mekana heykelsi bir karakter de kazandırıyor. Sanat, tasarım ve bir misafirin mekan deneyimi arasındaki ilişkiyi nasıl düşünüyorsunuz?


Aralarında kesin bir çizgi çekmiyorum. Bank kullandığınız, totem baktığınız bir nesne; ikisi de aynı ahşaptan, aynı ellerle ve aynı özenle yapılıyor. Bir otel lobisinde insanlar nesneleri incelemek için bulunmuyor. Geliyorlar, bekliyorlar, biriyle buluşuyorlar. Bir eser doğru anda ışığı yakalarsa ya da biri beklerken elini meşenin üzerinde gezdirirse, bu yeterli. Deneyim böyle küçük anlarla oluşuyor. Duvardaki etiket bunu tek başına sağlayamaz. Herkes o andan istediğini alabiliyor.


İşleriniz malzemeyi ve zanaatı yakından görmeye imkan veriyor. Bu eserlerle bir galeri ya da tasarım fuarında karşılaşmak yerine, onları bir otelde konaklamanın parçası olarak deneyimlemek sizin için ne ifade ediyor?


Onlarla birlikte yaşanması anlamına geliyor. Bir galeride bakıp devam ediyorsunuz. Bir otelde insanlar konaklamalarının her sabahında aynı lobiye dönüyor, banklara oturuyor, kahvelerini bırakıyor, eserleri gün ışığında ve gece geç saatlerde görüyor. Ahşap, temasla ve zamanla değişiyor; bu parçalar da kullanıldıkça karakter kazanacak. Kanal kapaklarının meşesi onlarca yılını kanal suyunda geçirdi, şimdi Shoreditch’te bir lobide. Malzemenin yaşamaya devam etmesini ve misafirlerin hikayeyi bilmeye ihtiyaç duymadan bunun bir parçası olmasını seviyorum.


Bu çalışma başka projelere de uzandı. Daha sonra Lore Group için Sea Containers’ta eserler ve New York’taki Hotel Park Ave için 3,6 metrelik bir heykel ürettik. Lore Group’un kreatif direktörü Jacu Strauss, bir misafirin Shoreditch’te gördüğü işlerimizi New York’ta yeniden tanımasından söz ediyor. Bu fikir hoşuma gidiyor: eserlerin insanlarla birlikte yolculuk etmesi, karşılaşmanın farklı yerlerde devam etmesi.



Perfect Weekend olarak tasarımın bir şehri deneyimleme biçimini nasıl şekillendirdiğiyle ilgileniyoruz. Shoreditch’te ideal hafta sonunuz nasıl geçer ve One Hundred Shoreditch bu programa nerede dahil olur?


2006’dan beri Peckham’da yaşıyorum. Bu yüzden Shoreditch’e gitmek nehrin karşısına geçmek demek; gerçek bir hafta sonu kaçamağı gibi hissettiriyor. Cumartesi sabahı belki Kingsland Road’daki Museum of the Home’a gider, ardından alışveriş için Redchurch Street ve Calvert Avenue’da yürürdüm. Öğle yemeğini güzel bir yerde yerdim. Manteca restoranı için Kennet ve Avon Kanalı’ndan kalan ahşap parçalarından bir domuz başı oyduk; Curtain Road’da, sokak tarafında asılı dururken görebilirsiniz.


Belki bölgedeki diğer işlerimize de uğrardım. Hemen yakında, Rivington Street’teki Black and White Building’in giriş heykellerini eski bir doğrama atölyesinden kurtardığımız ahşapla yaptık. Totemler, bugün Londra’nın en yüksek ahşap taşıyıcılı yapısında bulunuyor. Güzel pitch pine ahşabından üretildiler.


Pazar günü kalabalıktan önce Columbia Road’a giderdim. Pazar sabahının erken saatlerinde o sokağın enerjisini seviyorum; kendinize büyük bir mevsimlik yaprak ve dal demeti almak da her zaman heyecan verici. Ardından belki Brick Lane’deki bagel dükkanından aldığım tuzlanmış sığır etli bagel, kornişon ve bol hardalla One Hundred Shoreditch’e geçerdim. Banklara oturup kullanıldıkça nasıl değiştiklerine bakar, sonra gün ışığı azalırken ve aşağıdaki turuncu totem parlamaya başlarken bir içki için çatıya çıkardım.


ENG Below


—————————————


For anyone travelling to London for Frieze London, I’d like to recommend a hotel I think art and design enthusiasts will appreciate: One Hundred Shoreditch. Here, I share personal notes from my stay, covering the rooms, shared spaces, and places to eat and drink. My conversations with Jacu Strauss, who designed the hotel’s interiors, paintings and tapestries, and Jan Hendzel, who made its wooden totems and benches, explore the ideas and making processes behind the details that caught my attention.


At the hotel on Shoreditch High Street, a mojito, a piña colada and chocolate chunk cookies were waiting in my room alongside a handwritten note addressed to me: “Drop your bags, take a breath. This is your East London home away from home.” That personal welcome was one of the touches I appreciated about the hotel’s hospitality. “Home away from home” also feels like a fitting description of my time here.


Working in the visual arts, with a background in interior architecture, I was particularly interested in the hotel’s materials, furniture and placement of artworks. A white Panton Chair, round wooden table and spherical paper pendant create an inviting corner by the window. The minibar beside the bed is probably the one I’ve spent the most time admiring. Its selection ranges from tequila and wine to chocolates, cheese biscuits, nuts and skincare masks, arranged in wicker baskets within a perforated metal cabinet with a wooden top. Beside the glass carafe and drinking glasses, a sculptural white vase echoes the curves of the Panton Chair. From the choice of products to their presentation, every detail reflects the considered design approach found throughout the hotel. Jacu Strauss’s predominantly blue abstract painting and the geometric tapestry beside the bed complete the room with colour and texture.


The lobby and coffee area have been designed as relaxed gathering spaces, attracting a creative crowd working remotely throughout the day. Design chairs arranged around large plants, wooden flooring and daylight from the expansive windows give these spaces an easy, welcoming feel. Even without a particular interest in furniture, I think the selection will catch your eye. The burgundy lift, with its mirrored ceiling and Strauss’s red-and-white paintings, is another striking example of the hotel’s use of colour. In Jan Hendzel’s wooden benches and totems, the grain, joints and carved forms remain clearly visible. These pieces are used every day and contribute substantially to the lobby’s sculptural character.


After dinner, I headed to Seed Library, a bar I’d heard a great deal about. Located in the basement of One Hundred Shoreditch, Mr Lyan’s bar appealed to me as much for its music as its cocktails. Its vinyl-led music selection gives it the feel of a listening bar. Red tables, textured armchairs and candles create an intimate setting in which to settle in and listen. Unconventional uses of ingredients and fermentation are central to the cocktail approach. Looking through the menu, you find plenty of reasons to try a different interpretation of a familiar drink. My first choice was the Sofrito Spritz: Bombay Sapphire gin and rhubarb combined with a white carrot and yellow bell pepper wine, finished with bubbles. I wouldn’t call myself a gourmet, but recognising the white carrot and encountering that flavour in a spritz surprised me. Next came the Dirty Mezcal Martini. Made with fermented tomatillo, mezcal and vermouth, it paired mezcal’s smoky character with earthy, slightly rustic flavours. It had a distinctive taste without feeling heavy on the palate. I may have found a martini I could drink every day without getting bored. I’d particularly recommend it to mezcal lovers!


Daisy, who looked after me, made the evening especially enjoyable. She explained the ingredients and preparation of the cocktails with knowledge, clarity and warmth. During my time in London, I was often impressed by the expertise of hospitality teams, and Daisy was a wonderful example. I’d recommend asking for her advice when choosing your drinks. Her joke about the red bubbles on my martini matching the table also stayed with me. Her professionalism when discussing the cocktails, and the warmth of our conversation, were among my favourite parts of the Seed Library experience.


Sticks’n’Sushi, where I had breakfast, is a decidedly stylish place to start the day. Above the understated central bar, lighting designed around translucent, curtain-like surfaces particularly caught my attention. Its undulating form and amber glow made it one of the restaurant’s most memorable details. I chose the Soy-cured Salmon Rye: tamari-cured Scottish salmon on rye bread with cucumber, pickled red onion, radish, capers, miso mustard and dill. The pickles and mustard brought a welcome brightness to the salmon. The sake-and-tamari-cured trout roe was another detail I enjoyed, both for its texture and presentation. I’d recommend it to anyone who likes salmon for breakfast. Alongside it, I ordered a charcuterie plate with smoked ham, saucisson and Danish Havarti cheese, plus a croissant. Combining fish, charcuterie and pastry made for a satisfying breakfast with a variety of flavours, accompanied by English Breakfast tea. With well-prepared dishes and thoughtfully designed interiors, it’s worth considering for breakfast even if you aren’t staying at the hotel. The restaurant serves sushi and grilled yakitori skewers later in the day, and the same Japanese-Danish approach is evident in its breakfast offering.


I wanted to hear about the design decisions and artworks that interested me during my stay from the people who created them. I spoke to Jacu Strauss and Jan Hendzel about their work for One Hundred Shoreditch, their material choices and the relationships guests develop with these pieces. Read our conversations below.


In conversation with Jacu Strauss about One Hundred Shoreditch


Lore Group’s creative director Jacu Strauss is responsible for One Hundred Shoreditch’s interior design, as well as its abstract paintings and tapestries. We spoke about material choices, the relationship between his work and the spaces it inhabits, and his ideal weekend in Shoreditch.


The tapestries and woven pieces at One Hundred Shoreditch bring texture and warmth to the interiors. What role did they play in developing the hotel’s visual identity, and how did you approach their design?


The tapestries help to soften some of the harder architectural elements and give the interiors a more layered, warm quality that you might expect from an apartment, not a hotel. We used them particularly in the more intimate spaces, where their texture can create a feeling of comfort and depth.


The pieces are part of the wider visual language of the hotel rather than as decoration added afterwards. They introduce another layer to the material palette and help create a sense of individuality, while still connecting back to the natural tones and textures used throughout One Hundred Shoreditch. I design these all myself, which is a real joy.


Your abstract paintings appear across the hotel, including in the guest rooms and public spaces. How did you develop these works for One Hundred Shoreditch, and how do they shape the atmosphere of the different spaces?


I personally painted these artworks for One Hundred Shoreditch - first the originals and then I also painted special editions for the rooms. They are abstract landscapes that are meant to ignite the imagination, and can be found across almost all of the hotels in Lore Group’s portfolio. It has become an important throughline for each hotel - they might have their own design identities but these paintings scattered throughout link them all together which is really wonderful.


For the guestrooms I created abstract works that bring colour and character into the otherwise calm and neutral interiors. They give the rooms a focal point without taking away from their sense of tranquillity.


In the public spaces, I allowed the artwork to become more expressive and energetic, reflecting the social character of the hotel. I also liked the idea of placing the work in unexpected locations, such as the oversized paintings in the lifts. For me, the artwork is another way of creating a dialogue between the different spaces and giving each one its own atmosphere.


One Hundred Shoreditch brings together a sense of retreat in its rooms with the energy of the surrounding neighbourhood in its social spaces. How did you approach this balance when shaping the hotel’s overall design?


I have always found that the true spirit of Shoreditch is about welcoming new visitors, and celebrating what they bring and leave behind. I wanted to leverage this energy in the social spaces, designing environments that felt lively and connected to the neighbourhood. Guests can experience a journey through different moods and atmospheres in each bar and restaurant in a way that still feels connected.


For the rooms and suites, comfort comes above all. They are designed to be more of a sanctuary away from the chaos. I opted for neutral base palettes and textures including white upholstery, natural tones, soft berber carpets for a more personal touch, and generously oversized bedding. The tapestries and artwork painted by myself are the perfect accent to cut through these neutrals.


Perfect Weekend explores travel, design, culture and contemporary lifestyle. For you, what does a Perfect Weekend at One Hundred Shoreditch look like, and where would you suggest a guest begin?


I’d start the day with a coffee and a wander around Shoreditch. It’s one of those neighbourhoods where you’re never quite sure what you might stumble across, which is part of its charm.


I love discovering unusual furniture and objects, so I’d make time for Two Columbia Road, which has a wonderful collection of vintage design pieces, and Labour and Wait on Redchurch Street. I’ve always appreciated things that are beautifully made, particularly everyday objects that have a bit of history or character.


For lunch, I’d head to Rochelle Canteen. It’s tucked away in an old school courtyard and has that effortless quality I really like. Nothing feels overdone, and the food is great.

I’d spend the afternoon exploring the smaller streets, galleries and independent shops before heading up to Kaso at One Hundred Shoreditch for a drink. The views across East London are fantastic, particularly as the sun starts to set. It’s a lovely way to see the neighbourhood from a completely different perspective.


In conversation with Jan Hendzel about materials and making


Designer and maker Jan Hendzel created the wooden totems and benches in One Hundred Shoreditch’s entrance and lobby. Working with reclaimed timber through a range of joining and turning techniques, Hendzel spoke to us about the materials’ histories, his making process and how the pieces become part of everyday life at the hotel.


For One Hundred Shoreditch, you designed and made bespoke wooden totems and benches for the entrance and lobby. How did the hotel’s spaces shape the forms, materials and making process behind these pieces?


The entrance and lobby are where a building first gets your attention, so the pieces needed scale and presence without getting in the way. We designed them with Lore Group as a family of totems and benches that could hold their own in a busy space and still be sat on, leaned against and walked past every day.


Material came first. The oak is reclaimed from old lock gates taken out of the Kennet and Avon Canal. The spheres are laminated from Grown in Britain ash from continuous cover forestry in the south of the UK. There are a couple of large sections of green (fresh sawn) London plane from Camden Council. It was a controversial tree, taken out for the HS2 project and nicknamed the Benedict Cumberbatch tree because of its proximity to Euston station. There’s also some segmented European beech, and reclaimed Opepe from a boardwalk restoration on the south coast. We don’t often use tropical timber, but this was salvaged and we only had a few sections. When we cut it we found deep reds and burnt oranges we hadn’t expected.


The making was a mix of everything we do, laminating, staving, segmenting and hand turning, with pieces joined three ways so the grain patterns shift as you move around them. We like to use these techniques to bring detail into the sculptures. Showing how they’re constructed offers different insights into the grain of the timber. The tallest totem in the entrance lobby stands 2.8m with a 28kg disc of orange acrylic that throws a warm glow across the space.


The totems and benches bring a sculptural presence into the hotel while remaining part of its everyday environment. How do you think about the relationship between art, design and the experience a guest has of a space?


I don’t draw a hard line between them. A bench is something you use, a totem is something you look at, but both are made from the same timber, by the same hands, with the same care. In a hotel lobby people aren’t there to study objects. They’re arriving, waiting, meeting someone. If a piece catches the light at the right moment, or someone runs a hand over the oak while they wait, that’s enough. The experience is built from small moments like that, not from a label on the wall. It’s for each individual to take what they want from the moment.


Your work often brings material and craftsmanship into close view. What does it mean for these pieces to be encountered in a hotel, where guests can experience them as part of their stay rather than in a gallery or design fair?


It means they get lived with. In a gallery you look and move on. In a hotel people come back to the same lobby every morning of their stay, sit on the benches, put a coffee down, see the pieces in daylight and late at night. Timber changes with handling and time, and these will wear in. The lock gate oak already spent decades in canal water, now it’s in a lobby in Shoreditch. I like that the material keeps having a life, and that guests become part of it without needing to know the story.


It’s also led somewhere. We’ve since made pieces for Lore Group at Sea Containers and a 3.6m sculpture for Hotel Park Ave in New York. Jacu Strauss, Lore Group’s creative director, talks about a guest seeing our work in Shoreditch and recognising it again in New York, and I like that idea, the work travelling with people rather than waiting for them in a white room.


For Perfect Weekend, we’re interested in how design can shape the way people experience a city. What would your ideal weekend in Shoreditch look like, and where would One Hundred Shoreditch fit into it?


I’ve lived in Peckham since 2006, so Shoreditch is a trip across the river, which means it feels like a proper weekend away. Saturday morning maybe I’d go to the Museum of the Home on Kingsland Road, then walk Redchurch Street and Calvert Avenue for some shopping. Lunch somewhere tasty. We carved a pig’s head from the remnants of Kennet and Avon Canal timber for the restaurant Manteca, you can see it swinging street side on Curtain Road. Maybe I’d go and check up on some of our other work in the area. We made the entrance sculptures for the Black and White Building, just around the corner on Rivington Street salvaging timber from a very old joinery workshop. The totems sit within what is now London’s tallest timber framed structure. They’re made from beautiful pitch pine.


Sunday, Columbia Road early before the crowds. I love the energy on that road early on a Sunday, plus getting yourself a mega seasonal bunch of foliage is always exciting. Then maybe to One Hundred Shoreditch with a salt beef bagel, gherkins and plenty of mustard in hand from the bagel shop on Brick Lane. I’d sit on the benches and see how they’re wearing, then up to the rooftop for a drink as the light drops and the orange totem starts to glow downstairs.

 
 
 

Yorumlar


4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page