top of page

Bienalin Şehre Yayıldığı Günlerde: Venedik

  • Yazarın fotoğrafı: Görkem Karaman
    Görkem Karaman
  • 14 May
  • 8 dakikada okunur
61.Venedik Bienali, henüz kapılarını resmi olarak açmadan önce bile uzun zamandır görülmeyen yoğun bir gündem yarattı. 7 Mayıs itibariyle başlayan ön izleme günleri, bu yıl protestoların, politik gerilimlerin, kurumsal kırılmaların ve kamusal tartışmaların merkezine dönüştü.

Bienalin küratörü Koyo Kouoh’un vefatının ardından gelişen jüri istifaları, bazı sanatçıların ve pavyonların Golden Lion değerlendirmelerinden çekilmesi, Rusya-İsrail ekseninde yükselen protestolar ve kamusal eylemler, bu yıl Venedik’i küresel kültür gündeminin en görünür sahnelerinden biri haline getirdi. 



Aynı hafta içerisinde Florentina Holzinger’in performansı, Banksy’nin restore edilen Migrant Child işinin yeniden Venedik kanallarında dolaşıma sokulması, JR’ın Palazzo Ca’ da Mosto’daki yerleştirmesi ve şehir geneline yayılan kamusal enstalasyonlar da bienalin atmosferini belirleyen anlar arasında yer aldı. Ben de Perfect Weekend için, bu yıl 61. Venedik Bienali’nin ön izleme haftasında en çok konuşulan olayları, şehirde öne çıkan işleri ve Venedik’in açılış haftasındaki atmosferini bir araya getirmek istedim. Şimdi gelin, bu yıl bienalin en çok konuşulan detaylarına birlikte bakalım.


Bu olaylara geçmeden önce, 61. Venedik Bienali’nin genel atmosferini belirleyen ana sergiye de kısa bir parantez açmak gerekiyor. Bienalin küratörü Koyo Kouoh tarafından şekillendirilen In Minor Keys, bu yıl daha sessiz, daha içe dönük ama bir o kadar yoğun bir anlatı kuruyor. Sergi boyunca karşılaşılan işler; hafıza, aidiyet, ritüeller, yas, şifa, kolektif deneyim ve beden üzerinden şekillenen hikayeleri bir araya getiriyor. Özellikle Afrika diasporasından sanatçılar, farklı coğrafyalardan kolektifler ve kamusal hafızayla çalışan isimler bienalin omurgasını oluşturuyor.



Arsenale ve Giardini boyunca ilerledikçe, ritüeller, yas pratikleri, aile hafızaları, sömürge sonrası anlatılar ve spiritüel referanslar etrafında yoğunlaşıyor. Tekstil, kil, ses ve doğal materyallerle kurulan bu atmosfer, son yıllarda küresel çağdaş sanatın en baskın görsel diline dönüşen “iyileşme”, “kolektif hafıza” ve “aidiyet” temalarını yeniden gündeme taşıyor. Ancak Kouoh’nun yaklaşımını farklılaştıran nokta, Afrika ve diasporasından sanatçılara açtığı alanın yalnızca temsiliyet üzerinden ilerlememesi. Michael Armitage’in Nairobi Contemporary Art Institute seçkisi, Ayrson Heráclito’nun spiritüel sembollerle kurduğu metal heykeller ya da María Magdalena Campos-Pons’un Kouoh ile Toni Morrison’ı adeta çağdaş ikonalar gibi resmettiği monumental yerleştirme; sergiyi politik olduğu kadar kişisel bir hafıza alanına da dönüştürüyor. Tüm bu yoğunluk içinde bienal, bugünün krizlerine doğrudan cevap vermekten çok, onların yarattığı duygusal titreşimleri takip etmeyi tercih ediyor.



Bienalin en çok konuşulan işlerinden biri Florentina Holzinger’in Avusturya Pavilyonu için hazırladığı “Seaworld Venice” oldu. Nora-Swantje Almes küratörlüğündeki proje, Josef Hoffmann imzalı tarihi pavilyonu distopik bir su parkı ile endüstriyel bir arıtma tesisi arasında gidip gelen canlı bir yapıya dönüştürüyor. Ziyaretçiler performansın parçası haline gelirken; filtrelenen sular, dev tank sistemleri, köpüklü havuzlar ve metal platformlar arasında dolaşan performansçılar işi giderek bir sergiden çok ekolojik çöküşün koreografisine dönüştürüyor. Holzinger’in beden, dayanıklılık ve şok estetiğine dayanan pratiği burada doğrudan iklim kriziyle birleşiyor.


Bienalin en viral anı ise sanatçının dev bir bronz çanın içine ters şekilde asılarak bedenini çanın tokmağına dönüştürdüğü performanstı. Pavilyon dışında gerçekleşen bu sahne, adeta Venedik için çalınan bir alarm hissi yaratıyordu. Köpüklü havuzlarda jet ski kullanan performansçılar, su tanklarında saatlerce hareketsiz kalan bedenler ve endüstriyel yapılara tırmanan figürler, Venedik’in kırılgan yapısını ve yaklaşan çevresel felaket fikrini fiziksel bir deneyime dönüştürüyor.



Bienal haftasında Venedik kanallarında yeniden ortaya çıkan dikkat çekici eser ise Banksy’nin 2019 tarihli “Migrant Child” eseri oldu. İlk kez Palazzo San Pantalon’un kanal cephesinde anonim şekilde beliren iş, elinde pembe bir işaret fişeği tutan can yelekli bir çocuğu tasvir ediyor ve Akdeniz’deki göç krizine dair en güçlü kamusal müdahalelerden biri olarak görülüyor. Banksy’nin işi doğrudan kanal seviyesine yerleştirmesi, Venedik suyunu kompozisyonun bir parçasına dönüştürmüş; figür sanki gerçekten lagünün içinde mahsur kalmış hissi yaratmıştı. Yıllar boyunca nem, tuz ve su nedeniyle ciddi şekilde yıpranan eser, 2026 Bienali öncesinde kapsamlı bir restorasyon sürecinden geçirildi ve ardından yeniden kamuyla buluşturuldu. Bu kez iş, sabit bir duvar üzerinde değil, Venedik kanallarında dolaşan hareketli bir platform üzerinde sergilendi. Anonim bir sokak müdahalesi olarak başlayan işin bugün restore edilip kurumsal destekle yeniden dolaşıma sokulması, Banksy’nin pratiği etrafındaki “kamusal sanat mı, kültürel miras mı?” tartışmasını da yeniden gündeme taşıdı. 

Venedik Biennale’inde dikkat çeken bir diğer durak ise Ei Arakawa-Nash imzalı Japonya Pavilyonu oldu. “Grass Babies, Moon Babies” başlıklı enstalasyon, ilk bakışta neredeyse oyun alanını andıran bir atmosfer kuruyor; ancak pavilyonun içine girildiğinde işin düşündüğünden çok daha katmanlı bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkıyor. Ziyaretçilerden, sergi boyunca yanlarında taşımaları için 208 oyuncak bebekten birini seçmeleri isteniyor. Böylece izleyici işin aktif bir parçasına dönüşüyor. Pavilyon boyunca insanların oyuncak bebekleri omuzlarında taşıdığı, kucakladığı, birbirlerine yol verdiği ya da onları nasıl tutacaklarından emin olamayarak yavaşladığı anlar; mekanın ritmini tamamen değiştiriyor. Arakawa-Nash burada izleyiciyi pasif gözlem konumundan çıkarıp bakım, sorumluluk ve kolektif yakınlık üzerine kurulu canlı bir performansın içine yerleştiriyor.



Japonya Pavilyonu’nun modernist mimarisi ve açık pilotis alanları da işin önemli bir parçasına dönüşüyor. Ziyaretçiler bebeklerle birlikte iç mekan ile bahçe arasında dolaşırken, sergi sürekli hareket eden bir organizma hissi yaratıyor. Enstalasyonun sonunda ise oyuncak bebeklerin bezleri değiştiriliyor ve üzerlerindeki QR kodları okutularak her birine ait kısa “diaper poem” metinlerine ulaşılıyor. Belirli doğum tarihlerine bağlanan bu şiirler, kişisel hafıza ile toplumsal olaylar arasında beklenmedik bağlar kuruyor. Arakawa-Nash’in uzun süredir kolektif performans, queer aidiyet ve ortak üretim üzerine şekillenen pratiği düşünüldüğünde, “Grass Babies, Moon Babies” bu yılki Bienale’in izleyici katılımını en doğrudan merkeze alan ve bakım kavramını gündelik bir deneyim üzerinden yeniden düşünmeye açan işlerinden biri olarak öne çıkıyor.



Bu seneki politik olaylara da değinmemek olmaz; çünkü tüm bu gerilimlerin bienalin seyri üzerindeki etkisi oldukça yüksekti. Venice Biennale daha açılış haftasında diplomatik krizler, protestolar ve toplu çekilmelerle gündeme geldi. Bienalin uluslararası jüri üyelerinin toplu istifasının ardından, Golden Lion ödüllerinin yerine ziyaretçi oylarıyla belirlenecek “Visitors’ Lion” sistemi getirildi. Ancak bu karar da yeni bir krizi beraberinde taşıdı. Koyo Kouoh küratörlüğündeki “In Minor Keys” sergisinden birçok isim dahil olmak üzere 54 sanatçı ve 22 ulusal pavilyon ekibi, jüriyle dayanışma göstermek amacıyla ödül değerlendirmesinden çekildiklerini açıkladı. Aralarında Alfredo Jaar, Cauleen Smith ve Sally Mizrachi gibi isimlerin bulunduğu bu grup, bienalin yeni ödül sisteminin yaşanan politik gerilimleri görünmez kılamayacağını vurguladı. Tartışmaların odağında ise Rusya ve İsrail’in bienale dahil edilmeye devam edilmesi vardı. Aktivist sanat kolektifi Pussy Riot, açılış günlerinde Rusya Pavilyonu önünde bir protesto performansı gerçekleştirdi. Pembe balaklavalar takan protestocular, renkli meşaleler yakarak “Blood is Russia’s Art”, “Russia kills, Biennale exhibits” ve “Curated by Putin, dead bodies included” sloganları attı. Aynı gün Art Not Genocide Alliance tarafından İsrail Pavilyonu önünde de ayrı bir protesto düzenlendi. 



Bütün bunlar yaşanırken, Venedik’te dikkat çeken bir diğer gelişme ise Dries Van Noten’ın yeni sanat vakfının kapılarını açması oldu. Grand Canal üzerindeki 15. yüzyıldan kalma Palazzo Pisani Moretta’da konumlanan Fondazione Dries Van Noten, son yıllarda Venedik’te art arda açılan yeni özel sanat vakıflarının en güncel örneklerinden biri olarak görülüyor. Berggruen Arts & Culture, Anish Kapoor Foundation, Fondazione Sandretto Re Rebaudengo ve San Marco Art Centre gibi yeni oluşumlarla birlikte şehir, yıl boyunca aktif kalan uluslararası bir kültür merkezine dönüşüyor.


Dries Van Noten’in 2024’te kendi moda evinden ayrılmasının ardından gerçekleştirdiği ilk büyük yaratıcı proje olan vakfın açılış sergisi “The Only True Protest Is Beauty”, moda, mücevher, seramik, fotoğraf, collectible design ve çağdaş sanatı bir araya getiriyor. Küratör Geert Bruloot ile birlikte hazırlanan sergi, üç kata yayılan yirmiden fazla odada 200’ün üzerinde işi bir araya getirirken; zanaatı kültürel kimliğin temel dillerinden biri olarak ele alıyor. Van Noten başlangıçta nötr ve çağdaş bir mekan aradığını söylese de, fresklerle kaplı Rococo tavanları, mermer zeminleri ve tarihi atmosferiyle Palazzo Pisani Moretta’yı gördükten sonra kararını değiştirmiş. Vakıf bugün, Venedik’in geçmişiyle bugünün yaratıcı üretimi arasında yeni bir köprü kuran adreslerden biri olarak konumlanıyor. Bienal sırasında Venedik’i ziyaret ederken yeni bir durak olarak sizinde listelerinize eklemenizde fayda var! 



Banksy’den bahsetmişken JR’ı anmamak da olmaz. Bu yıl Bienal haftasında Venedik’in en dikkat çeken müdahalelerinden birini gerçekleştiren sanatçı, Grand Canal üzerindeki tarihi Palazzo Ca’ Da Mosto’nun cephesini devasa bir yerleştirmeyle kapladı. “Il Gesto” adlı proje, Paolo Veronese’nin ikonik “The Wedding at Cana” eserini çağdaş bir yorumla yeniden ele alırken; binanın Bizans cephesini geçici olarak yaşayan bir portre arşivine dönüştürdü. JR, işte Refettorio Paris topluluğundan aşçılar, gönüllüler ve ziyaretçiler dahil olmak üzere 176 kişinin portresine yer verdi. Böylece çalışma, kolektif hafıza, görünürlük ve birlikte yaşama fikri üzerine kurulan kamusal bir anlatıya dönüştü.


Palazzo’nun iç mekanına yayılan yerleştirme ise JR’ın kamusal alan pratiğini daha immersif bir deneyime taşıyordu. Giovanni Bonotto iş birliğiyle üretilen dev dokuma halı; geri dönüştürülmüş plastik, organik pamuk, yün ve washi kağıdı gibi materyallerle hazırlanırken, Venedik’in tekstil geçmişine de referans veriyordu. Bienal boyunca Grand Canal’dan geçen herkesin karşısına çıkan bu monumental cephe, klasik Venedik

mimarisinin ortasında beklenmedik bir çağdaş görüntü yaratıyordu. 



Her şey olurken, yüzümüzü gülümseten anlar da yok değildi. Björk, Bienal haftasında gerçekleştirdiği DJ setiyle Venedik’in en çok konuşulan isimlerinden birine dönüştü. Ancak geceyi unutulmaz yapan yalnızca müzik değildi. Björk, Bottega Veneta’nın Louise Trotter imzalı Fall 2026 koleksiyonundan, geri dönüştürülmüş fiberglass iğnelerle oluşturulan bubblegum pembe bir elbiseyle performans sergiledi. Defilede couture obje gibi görünen bu görünüm, Björk üzerinde hareket eden canlı bir siluete dönüştü. Sanatçı görünümü, James Merry tasarımı altın maske ve Central Saint Martins mezunu Myah Hasbany’nin el yapımı oversized şapkasıyla tamamladı. Bienal boyunca protestolar, politik krizler ve diplomatik gerilimler konuşulurken; Björk’ün performansı Venedik’e kısa süreli de olsa farklı bir enerji taşıdı. Zaten kariyeri boyunca moda ile performans arasında güçlü bir bağ kuran sanatçı, bir kez daha kırmızı halı estetiğinin çok ötesinde bir görüntü sundu. 



Sadece kısıtlı süre görülebilen ve özellikle akşamları masalsı görüntüsüyle Grand Canal boyunca dikkat çeken yerleştirmelerden biri de Studio DRIFT imzalı “Shy Society” oldu. Peggy Guggenheim Collection ile Ponte dell’Accademia arasında konumlanan Palazzo Balbi’nin cephesine yerleştirilen kinetik ışık enstalasyonu, Bienal haftası boyunca Venedik’in en çok fotoğraflanan görüntülerinden birine dönüştü. Alüminyum, ipek, LED ve robotik sistemlerle üretilen hareketli ışık formları; gerçek çiçeklerin gece kapanıp gündüz açılma hareketlerinden ilham alarak yavaşça açılıp kapanıyordu. Özellikle gün batımından sonra suyun üzerine yansıyan ışıklarla birlikte iş, Venedik bienalinin hafızada kalan yerleştirilmeleri arasında yerini aldı.



Kapanışı ise Nilbar Güreş’in Türkiye Pavilyonu’nda gerçekleştirdiği “Gözlerinizden Öperim” sergisiyle yapmak isterim. Çünkü bu yılki Venice Biennale boyunca gördüğümüz birçok iş politik gerilimler, kolektif hafıza, beden ve aidiyet etrafında dolaşırken; Nilbar Güreş tüm bu başlıkları çok daha kişisel, sezgisel ve fiziksel bir alana taşıdı. Küratörlüğünü Başak Doğa Temür’ün üstlendiği sergi, Arsenale’de Türkiye’ye ayrılan uzun süreli mekanda izleyiciyle buluşuyor. Güreş’in son yıllarda giderek büyüyen tekstil yerleştirmeleri, kolajları ve hibrit figürleri burada Arter’deki kişisel sergisinden sonra ilk kez bu kadar büyük ölçekli ve mekansal bir kurgu içinde bir araya geliyor. Kumaşlar, saçlar, gözler, kaktüsler, hayvanlar ve bedene dönüşen bitkiler; sergi boyunca birbirine karışarak hem tanıdık hem de tanımlanması zor bir evren kuruyor.



Nilbar Güreş’in pratiğini özel kılan şeylerden biri, politik meseleleri doğrudan sloganlaştırmadan ele alabilmesi. Göç, kimlik, toplumsal cinsiyet, aidiyet ve kültürel yabancılaşma gibi temalar uzun süredir işlerinin merkezinde yer alıyor; ancak sanatçı tüm bunları sert bir anlatıdan çok gündelik jestler, mizah, tekstil ve beden üzerinden kuruyor. Sergide yer alan işler arasında ziyaretçilerin fotoğraf çekmek için önünde durduğu büyük kumaş yerleştirmeleri de var.


Serginin başlığı da tüm bu yaklaşımın merkezinde duruyor. Güreş’in kendi sözleriyle “gözlerden öpmek”, bedenin en hassas ve en hisseden kısmıyla temas kurmak anlamına geliyor. Sanatçının işlerinde sıkça tekrar eden göz motifi de burada yeniden karşımıza çıkıyor: açık ama görmeyen gözler, kapalı gözler, kalbin gözü… Napoli’de yaşamaya başladıktan sonra “kimsenin ona nereden geldiğini sormadığı” bir ortamla karşılaşmasının üretimini değiştirdiğini anlatan sanatçı, Batı merkezli sanat sistemine dair eleştirilerini de oldukça açık dile getiriyor. Bienali bir “defile” olarak tanımlaması ve sanat sisteminin uzun süredir işlemediğini söylemesi, bugün birçok sanatçının dile getirmeye çekindiği gerçekleri görünür kılıyor. Güreş, sanat piyasasının Batı merkezli yapısından sansüre, üretim koşullarındaki eşitsizliklerden kültürel emperyalizme kadar birçok meseleye doğrudan değiniyor; ancak bunu yaparken işlerindeki şiirselliği ve mizahı kaybetmiyor.

Türkiye Pavilyonu, tüm bu yoğunluğun içinde yakınlık, temas ve birlikte var olma hissini en güçlü taşıyan mekanlardan biriydi. Ve bu nedenle, Venedik’ten geriye kalan görüntüler arasında akılda en uzun süre kalanlardan biri oldu.



61.Venedik Bienali’nden geriye bu yıl sanatın bugün nasıl bir dünyada var olmaya çalıştığına dair oldukça yoğun bir atmosfer kalıyor. Protestolar, sansür tartışmaları, politik krizler ve kurumsal kırılmalarla şekillenen bu edisyon; bir yandan bakım, hafıza, yakınlık, aidiyet ve birlikte yaşama fikri üzerine düşünen işlerle dengeleniyor. Bir kanalda Banksy dolaşırken başka bir köşede Björk rave yapıyor, bir pavilyonda protestocular slogan atarken diğerinde insanlar oyuncak bebekleri kucaklarında taşıyor. Tam da bu yüzden, 2026 edisyonu uzun süre şehirde bıraktığı ruh haliyle hatırlanacak.


 
 
 

Yorumlar


4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page