Alieè Istanbul’da Sanat Baharı
- Görkem Karaman
- 7 gün önce
- 4 dakikada okunur
İstanbul’un kıyı hattında konumlanan Tersane Istanbul, bu sezon Aliée İstanbul’un sanat programına ev sahipliği yapıyor. Nisan ayında başlayan ve Ekim’e kadar devam eden bu kurgu, farklı disiplinlerden sanatçıları tek bir rota içinde bir araya getiriyor.

Program, alanın farklı noktalarına yayılan yerleştirmeler üzerinden ilerliyor ve ziyaretçiyi mekan içinde hareket etmeye yönlendiriyor. Hasbahçe, Courtyard, Living Room ve Little House gibi duraklar, bu akışın temel bileşenlerini oluşturuyor. Süreli olarak planlanan işler belirli zaman aralıklarında deneyimleniyor; izleme pratiği tek bir ana sıkışmak yerine zamana yayılıyor. Bu yapı, mekanı durağan bir sergi alanı olmaktan çıkararak, mevsimle birlikte değişen bir deneyim hattına dönüştürüyor.
Aliée İstanbul’un sanat yaklaşımı, mekan ve üretim arasındaki ilişkiyi odağa alıyor. Bu programda yer alan işler, bulundukları alanın fiziksel özellikleriyle birlikte düşünülüyor. İzleyici, eseri tek bir noktadan izlemek yerine, onun etrafında dolaşarak deneyimliyor. Bu durum, algının zamana ve harekete bağlı olarak değişmesini sağlıyor. Programın genel kurgusu, bu çok katmanlı deneyimi destekleyen bir rota öneriyor.
Programın önemli duraklarından biri, İsviçreli sanatçı Giulio Massimo Gallana’nın Hasbahçe için geliştirdiği land art müdahalesi. Arazi sanatı, doğrudan doğa ile kurulan bir üretim biçimi olarak bilinir ve çoğu zaman peyzajın kendisini malzeme olarak kullanır. Cabbana’nın çalışması da bu yaklaşım doğrultusunda ilerliyor. Toprak, bitki örtüsü ve mevsimsel değişimler, eserin yapısal bileşenleri haline geliyor. Bu tür işler, kalıcılık fikrinden çok dönüşüm ve süreç kavramlarına odaklanır. Hasbahçe’nin doğal yapısı, bu müdahaleyi destekleyen bir zemin sunuyor. İzleyici, burada tamamlanmış bir formdan çok, zamanla değişen bir sürecin parçasıyla karşılaşıyor. Eser, bulunduğu çevreyle birlikte hareket ediyor gibi; rüzgarın yönü, ışığın açısı, hatta günün saati bile algıyı değiştiriyor.

Courtyard alanına adım attığınızda Tony Cragg’in heykelleri mekanın tonunu belirliyor. Dört farklı iş, aynı dilin içinde ama farklı yoğunluklarda ilerliyor. Üçü, corten çeliğin o sıcak, pas tonlarına yakın yüzeyleriyle daha organik bir akış kuruyor; ışıkla birlikte derinleşen, akşam saatlerinde neredeyse mekanın bir parçasına dönüşen bir yapı. Stand (2023), Incident (2023) ve Incident Solo (2022) bu anlamda daha yumuşak geçişlerle okunuyor. Yüzeyler katman katman yükselirken, form sanki kendi içinde eriyip yeniden birleşiyormuş gibi bir his bırakıyor. Heykelin etrafında dolaştıkça kıvrımlar, boşluklar ve ağırlık merkezleri sürekli yer değiştiriyor; hiçbir açı sabit kalmıyor.

Bu üçlünün arasında yer alan REM (2025) ise ilk anda ayrışıyor. Paslanmaz çeliğin daha parlak, daha metalik yüzeyi, diğer işlerin sıcak tonuna karşı daha keskin bir kontrast kuruyor. Form da daha parçalı; üst üste gelen elemanlar, neredeyse bir iskelet gibi yükseliyor. Işık bu yüzeyde daha sert kırılıyor, yansımalar daha belirgin. Yaklaştıkça detaylar çoğalıyor, uzaklaştıkça bütün daha kırılgan bir dengeye dönüşüyor. Bu iş, Cragg’in daha akışkan, eriyen formlarından farklı bir yerde duruyor; daha açık, daha deneysel bir dil kuruyor. Kendi içinde daha ham, daha doğrudan bir enerji taşıyor.
Avluda zaman geçirdikçe bu dört iş birbirine bağlanıyor. Corten yüzeylerin sıcaklığı ile metalik yüzeyin keskinliği arasında bir ritim oluşuyor. Bir bankta oturup izlemekle, heykellerin arasında dolaşmak arasında belirgin bir fark var. Her mesafe başka bir yoğunluk açıyor. Cragg’in işleri burada tek tek değil, birlikte çalışıyor; mekanın içindeki hareketi belirliyor ve izleyiciyi bu akışın içine çekiyor.

Hasbahçe’ye geri döndüğünüzde Gregor Hildebrandt’ın işleriyle karşılaşıyorsunuz. İlk anda satranç taşlarını hatırlatan bu formlar, alana yerleştirilme biçimleriyle daha stratejik, daha düşünsel bir düzen kuruyor. Daha sakin, daha içe dönük bir atmosfer var burada. Yüzeyler ilk bakışta sade görünüyor; fakat zaman geçtikçe farklı detaylar açılmaya başlıyor. Sanki bir şey hatırlatıyor ama bunu açık bir şekilde söylemiyor. Bu nedenle hızlıca geçip bakmak mümkün değil; biraz durmak, biraz oyalanmak gerekiyor.

Bahçenin doğal sesleri bu işleri çevreleyen sessizliği derinleştiriyor. Yaklaştıkça yüzeydeki dokular belirginleşiyor, uzaklaştıkça formlar daha bütünsel ve kapalı bir hale bürünüyor. Her mesafe farklı bir okuma sunuyor. Bu alan, dikkatli ve yavaş bir bakışı davet ediyor. Sessizlik burada boşluk yaratmıyor; aksine, deneyimin kendisine dönüşüyor.
İç mekana geçtiğinizde Ghada Amer’in eseri bu akışı farklı bir tona taşıyor. Living Room’un daha yavaş akan atmosferi içinde karşılaşılan The Blue Bra Girls (2012), ilk anda kapalı ve yoğun bir form gibi duruyor. Paslanmaz çeliğin parlak yüzeyi ışığı keskin biçimde yansıtıyor; uzaktan bakıldığında neredeyse tek parça bir kütle hissi veriyor. Yaklaştıkça bu yüzey çözülmeye başlıyor. Tel benzeri çizgiler arasından figür belirginleşiyor; yüzey hem örtüyor hem açılıyor. Tekstil hissi veren bu yapı aslında tamamen metal; bu da algıyla malzeme arasında ince bir gerilim yaratıyor.

Bu noktada iş, avluda karşılaşılan Tony Cragg’in REM’iyle beklenmedik bir yakınlık kuruyor. İki form da yüzeyin parçalanması ve yeniden kurulması üzerinden ilerliyor. Biri daha organik bir akışla yükselirken, diğeri çizgisel bir yoğunlukla kapanıp açılıyor. Aynı ailenin farklı karakterleri gibi duruyorlar. Living Room’un iç mekan ışığı bu ilişkiyi daha da görünür kılıyor. Gün ilerledikçe yüzeydeki detaylar değişiyor, figürün algısı sürekli yer değiştiriyor.
Little House çevresinde ise bambaşka bir his var.
Papier Atelier’in katlanmış kağıt hayvanları, ağaçların arasında küçük sürprizler gibi beliriyor. Bir dalın ucunda, bir köşede, beklenmedik bir anda fark ediliyorlar. Bu karşılaşmalar planlı değil; yürürken aniden ortaya çıkıyor. Küçük ölçekli bu müdahaleler, mekanın algısını yumuşatıyor. Dikkatli bakıldığında sayıları artıyor, göz alıştıkça daha fazlası görünür hale geliyor. Bu alan, daha serbest bir dolaşım hissi sunuyor.

Aliée İstanbul’da bu sezon hissedilen şey, belirli bir düzene bağlı kalmayan bir sanat hali. Yürümek, durmak, geri dönmek ve yeniden bakmak bu deneyimin doğal parçaları. Aynı rota her seferinde başka bir detay açıyor. Zaman geçtikçe mekânın ritmi daha belirgin hale geliyor; izleyici bu ritme uyum sağlıyor. Bu süreç, ziyaretin kendisini bir alışkanlığa dönüştürüyor. Ekim’e kadar sürecek bu akış, İstanbul’un kıyı hattında yavaşça yerleşen bir hafıza oluşturuyor.




Yorumlar