top of page

Art Talks - Yasemin Pekuysal & Snob Collector

  • Yazarın fotoğrafı: Perfect Weekend Team
    Perfect Weekend Team
  • 6 saat önce
  • 7 dakikada okunur
Genç sanatçılarla yaptıkları iş birlikleri, edisyonlu işler ve farklı projelerle ön plana çıkan Snob Collector'un kurucusu Yasemin Pekuysal ile Maslak'ta bulunan galerisinde buluştuk ve birlikte sanat ve seyahat üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sizin için “perfect weekend” nasıl başlıyor? Sabah rutini, şehir, müzik, masa… O

ideal iki günü bize tarif eder misiniz?

Benim için perfect weekend güzel bir kahve ve iyi bir kitapla başlıyor. Gün içinde mutlaka hareket etmeye çalışıyorum, spor yapmak, uzun bir yürüyüşe çıkmak ve mümkünse biraz doğanın içinde vakit geçirmek bana çok iyi geliyor. Sonrasında arkadaşlarım ve ailemle olmak, yeni bir restoran keşfetmek, sergi veya müze gezmek, ya da daha önce gitmediğim bir bölgede dolaşmak en keyif aldığım şeylerden biri. İstanbul’da keşfedilecek yerler hiç bitmiyor, yeni yerler görmek ve farklı deneyimler yaşamak bana her zaman ilham veriyor.


Yoğun iş temposundan tamamen uzaklaşmak istediğinizde en sık kaçtığınız hafta

sonu rotası neresi oluyor?

En sık kaçtığım haftasonu rotası genellikle Londra oluyor. Şehirde kendimi çok rahat hissediyorum, hiç bir plan yapmadan saatlerce kendi kendime yürümeyi, yeni sergiler ve yeni yerler keşfedip biraz da kaybolmayı çok seviyorum. Benim için Londra, sanat, hareket ve doğanın mükemmel bir dengede olduğu şehirlerden bir tanesi. Gününüzü parklarda ve müzelerde geçirip, akşamınızı harika bir restoranda veya barda bitirebiliyorsunuz. Bu çeşitliliği çok seviyorum çünkü aynı anda hem şehrin dinamizminden hem de doğadan ve

sakinlikten ilham alabiliyorum. Birkaç saat içinde kendinizi dünyanın en yoğun ve yaratıcı şehirlerinden birinin içinde hissederken, sonra bir parkta oturup tamamen yavaşlayabiliyorsunuz


Dünyada sizi en çok etkileyen şehir otelleri hangileri? Atmosferi, tasarımı ya da

sanat yaklaşımıyla hafızanızda kalan birkaç favorinizi paylaşır mısınız?

Beni en çok etkileyen oteller genellikle büyük ve gösterişli olanlar değil, karakteri olan küçük butik oteller oluyor. Bence bir şehirde kaldığın yer şehri deneyimleyiș şeklin üzerinde büyük bir rol oynuyor. Son dönemde hafızamda en çok yer edenlerden biri The Bull Charlbury. Çok samimi ve sıcak bir atmosferi var ve bulunduğu bölgenin ruhunu gerçekten hissettiriyor. İstanbul'da ise Hovagimyan'ı çok seviyorum. Tarihi dokusunun korunuşu, antika ve çağdaş parçaların bir araya getirilişi ve detaylara gösterilen özen sayesinde kendinizi bir otelden çok, zevkle tasarlanmış bir evde kalıyormuş gibi hissediyorsunuz.



Seyahatleriniz sırasında mutlaka uğradığınız müzeler veya galeriler var mı? Size

tekrar tekrar ilham veren mekânlar hangileri?

Beni en çok etkileyen yerlerden biri Kopenhag'ın biraz dışındaki Louisiana Museum ofModern Art. Ne zaman yeni bir sergi açılsa gitmek için bahane yaratmaya çalışıyorum. Sergiler kadar müzenin mimarisi ve doğayla kurduğu ilişki de beni çok etkiliyor. Deniz kenarında, heykellerin doğanın içine yayıldığı, içeriden dışarıya sürekli akan bir deneyim sunuyor. Orada bütün bir günü geçirmekten çok keyif alıyorum. Kopenhag’da mutlaka uğradığım bir diğer yer ise Studio Oliver Gustav. Orası bana her gittiğimde inanılmaz ilham veriyor. Aslında tam olarak galeri de değil, mağaza da değil. Tasarım, sanat ve mimarinin çok güçlü bir şekilde bir araya geldiği, her detayın düşünüldüğü bir dünya gibi. En çok da eski ve yeniyi yan yana getirme biçimlerini seviyorum. Çok değerli antikalarla çağdaş tasarımlar aynı mekanda son derece doğal bir şekilde bir arada durabiliyor. Benim için Studio Oliver Gustav'ı deneyimlemek biraz storytelling dersi almak gibi, mekanda dolaşırken her objenin, her köşenin ve her seçimin bir hikayenin parçası olduğunu hissediyorsunuz. Bir mekanın sadece eserler ya da objelerle değil, atmosferi, detayları hatta kokusuyla bile nasıl hikaye anlatabileceğini görmek bana her seferinde ilham veriyor.Bunun dışında seyahatlerimde yolumu sık sık Gagosian’a, ve Gagosian Shop'a düşürüyorum. Ayrıca Carpenters Workshop Gallery'yi gezmekten de çok keyif alıyorum. Beni en çok

etkileyen yerler sadece sanat eserlerinin sergilendiği mekanlar değil, sanatın, tasarımın ve

gündelik yaşamın birbirine karıştığı yerler.


Snob Collector fikri ilk nasıl doğdu? “Bu boşluğu doldurmalıyız” dediğiniz an

neydi?

Snob Collector fikri aslında bir anda ortaya çıkmadı. Temelinde yaptığımız şey, yıllardır Pg Art Gallery bünyesinde doğal olarak yaptığımız sanatçı işbirliklerini ve sanatı alışılmış kalıpların dışında düşünme yaklaşımını daha sürdürülebilir ve odaklı bir çatı altında toplamak istememizdi. Pg Art Gallery zaten uzun zamandır değişen dünyayla birlikte geleneksel galeri anlayışlarını sorgulayan ve dönüştürmeye çalışan bir yapı. Sanatı sadece duvarda sergilenen eserler olarak değil, günlük hayatın içine karışabilen, farklı şekillerde deneyimlenebilen bir şey olarak görüyorduk.

da bu fikirden doğdu. Amacımız sanatı daha ulaşılabilir kılmak, insanların sanatla daha farklı ve daha doğal şekillerde karşılaşabileceği alanlar yaratmaktı.



Bugünün genç koleksiyonerleri sizce sanata artık nasıl yaklaşıyor? Geleneksel

koleksiyonerlik anlayışından en büyük fark ne?

Bence bugünün genç koleksiyonerleri sanatla çok daha kişisel bir ilişki kuruyor. Önceki nesillerde koleksiyonerlik bazen daha fazla bilgi, uzmanlık ya da belirli kurallar etrafında şekillenirken, bugün insanlar kendilerinde bir duygu uyandıran, hayatlarına dokunan işlere yöneliyor. Aynı zamanda sanatı sadece duvarda asılı bir eser olarak da görmüyorlar. Farklı disiplinler arasında çok daha rahat hareket ediyorlar. Bir sanatçının dünyasına dahil olmak, onun hikayesinin bir parçasını evlerine taşımak fikri onları heyecanlandırıyor. Yani bence en büyük fark, genç koleksiyonerlerin daha sezgisel davranması. "Bu işi almalıyım çünkü

önemli" yaklaşımından çok, "Bu işle yaşamak istiyorum" yaklaşımı öne çıkıyor. Bu da koleksiyonerliği daha kişisel, daha özgür ve daha erişilebilir hale getiriyor.


Sanatçılarla edisyonlu eser üretme süreci perde arkasında nasıl ilerliyor? Bir

fikrin koleksiyon objesine dönüşmesi ne kadar zaman alıyor?

Bazen sanatçıların yeni sergilerinden çıkan bir fikrin ya da işin daha ulaşılabilir bir edisyonunu geliştiriyoruz, bazense en başından birlikte yeni bir proje üretiyoruz. Süreç her sanatçıyla farklı ilerliyor ama bizim için önemli olan ortaya çıkan objenin sanatçının dilini ve dünyasını gerçekten taşıması. Sonrasında denemeler, malzeme seçimleri ve üretim süreci geliyor.



Bir sanatçıyı seçerken sizi en çok heyecanlandıran şey ne oluyor: hikâyesi mi, dili

mi, karakteri mi, yoksa sezgisel bir bağ mı?

Snob Collector’da çoğunlukla zaten Pg Art Gallery’de birlikte çalıştığımız sanatçılarla projeler geliştiriyoruz. Temsil ettiğimiz sanatçılar dışında çalıştığımız isimlerde ise beni en çok heyecanlandıran şey, kendilerine ait güçlü ve özgün bir dillerinin olması. Bunun yanında yeniliğe açık olmaları, farklı üretim biçimlerini denemekten çekinmemeleri ve çok katı kalıplarının olmaması da benim için önemli. Çünkü Snob Collector'daki işbirlikleri, sanatçıların pratiğini farklı bir alana taşımayı gerektiriyor ve bu süreç karşılıklı merak ve açıklık olduğunda çok daha keyifli sonuçlar veriyor.


Sanatı daha ulaşılabilir hale getirmek isteyen biri olarak sizce insanların çağdaş

sanattan çekinmesinin en büyük sebebi ne?

Bence insanların çağdaş sanattan çekinmelerinin en büyük sebeplerinden biri, onu tam olarak anlamaları gerektiğini düşünmeleri. Aslında sanatla kurulan ilişki çok kişisel bir şey. Bir esere bakarken doğru ya da yanlış bir his yok. Çağdaş sanat bazen fazla ciddi veya ulaşılması zor bir alan gibi algılanabiliyor ama aslında merak ederek yaklaşmak yeterli. İnsanlar sanatın bir bilgi testi olmadığını fark ettiklerinde, onunla çok daha rahat ve doğal bir ilişki kurabiliyorlar.


Pırıl Arıkonmaz ile birlikte bu yolu yürümek nasıl bir deneyim? Teyze-yeğen

çalışmanın avantajları ve en eğlenceli tarafları neler?

Teyzemle bu işi yapmak bana müthiş bir güven hissi veriyor. Bu sektördeki 30 yılı aşkın deneyiminden bir şeyler öğrenebilmek ve bu kadar güvendiğim bir insanın yanında yetişmek benim için büyük bir şans. Aslında tarzlarımız oldukça farklı ve bence bu birlikteliği eğlenceli yapan da tam olarak bu. İkimizin bakış açıları bir araya geldiğinde ortaya çoğu zaman tek başımıza düşünemeyeceğimiz şeyler çıkıyor. Ondan öğrenecek çok şeyim olduğunu biliyorum. Zorlandığımda ya da bir konuda kararsız kaldığımda ilk danıştığım, fikrine en çok güvendiğim kişilerden biri. İşin güzel tarafı da, tüm bu profesyonel ilişkinin temelinde zaten çok güçlü bir aile bağı olması.


Aile içinde sanatla büyümek sizin estetik bakışınızı nasıl şekillendirdi?

Çocukluğunuzdan aklınızda kalan ilk sanat anınız nedir?

Çocukluğumdan aklımda kalan ilk sanat anısı, yaklaşık 5 yaşındayken teyzemin Bebek'teki galerisinde gezdiğim bir sergide bir esere bakıp büyük bir özgüvenle "Bunu ben de yaparım!" demem. Sanırım o yaşta birçok kişinin çağdaş sanatla ilgili ilk tepkisi buna benziyor. Yıllar sonra sanatın içinde büyüyüp daha fazla sergi gezdikçe şunu fark ettim. Aslında mesele sadece ortaya çıkan iş değilmiş. O işi ortaya çıkaran fikir, süreç ve sanatçının dünyası çoğu zaman işin kendisi kadar, hatta bazen daha da ilginç olabiliyor. Çocukken baktığım yerde

sadece sonucu görüyordum, bugün ise beni en çok heyecanlandıran şey o sonuca nasıl ulaşıldığı. Sanatla iç içe büyümek de bana biraz bunu öğretti sanırım. Bir şeye sadece güzel ya da çirkin diye bakmak yerine, arkasındaki hikayeyi merak etmeyi. Bugün hem sanatta hem tasarımda beni en çok etkileyen şey de hala bu. Bir fikrin nasıl şekillendiğini ve nasıl bir hikaye anlattığını keşfetmek.


Evinde sanatla yaşamaya yeni başlayan biri için ilk eser seçimi sizce nasıl

yapılmalı? “Doğru eser” hissi sizce nedir?

Aslında kararsız bir insanımdır ama konu sanat olduğunda bu pek geçerli olmuyor. Bir işi ilk gördüğüm anda seviyorsam, genellikle o fikir değişmiyor. Hatta tam tersi zaman geçtikçe o işle daha derin bir bağ kuruyorum. Benim için sanat biraz ilk bakışta aşk gibi. Sonrasında da her baktığınızda yeni bir detay fark ettiğiniz, farklı bir duygu hissettiğiniz uzun bir ilişkiye dönüşüyor. Benim için "doğru eser" hissi de biraz burada başlıyor. Bir sergiden ayrıldıktan sonra hala aklınızdaysa, eve döndüğünüzde kendinizi tekrar ona bakarken buluyorsanız ya da onuevinizin bir köşesinde hayal etmeye başladıysanız, genellikle doğru işodur. Bu yüzden evine sanatla yaşamaya yeni başlayan birine vereceğim ilk tavsiye, kuralları ve yatırım kaygılarını bir kenara bırakması olurdu. Benim için doğru eser bir yatırım aracı değil, bakmaktan keyif aldığım, bana bir şeyler hissettiren ve zaman geçtikçe yeni bağlar kurabildiğim işler.


Sanat dünyasında son dönemde sizi gerçekten heyecanlandıran yeni bir eğilim,

şehir ya da genç sanatçı kuşağı var mı?

Son dönemde beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri, sanat, tasarım ve zanaat arasındaki sınırların giderek daha fazla kaybolması. İnsanlar artık disiplinleri çok daha özgür bir şekilde bir araya getiriyor ve ortaya gerçekten ilginç işler çıkıyor. Belki de bu yüzden sadece sanatçıları değil, tasarımcıları, mimarları ve farklı alanlarda üreten yaratıcı insanları da aynı ilgiyle takip ediyorum. Şehir olarak ise Kopenhag beni her ziyaretimde çok heyecanlandırıyor. Orada yaratıcılığın gündelik hayatın içine çok doğal bir şekilde karıştığını

hissediyorum. Bence genç kuşak kategorilere takılmıyor. Bir sanatçının aynı zamanda tasarım üretmesi ya da farklı disiplinler arasında dolaşması artık çok daha doğal ve bence bu yaklaşım gelecekte çok daha fazla karşımıza çıkacak.


Eğer dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir sanatçının evinde bir hafta sonu

geçirebilseydiniz kimi seçerdiniz ve neden?

Aslında bu soruya tek bir isimle cevap vermek zor ama ilk aklıma gelen isim Hilma af Klint. Doğadan ve kendi inanç sisteminden beslenerek yaşadığı dönemin çok ötesinde işler üretmiş o kadını tanımak isterdim. Üretimlerinin arkasındaki fikirleri ve dünyaya bakışın kendi ağzından dinlemeyi çok ilginç olurdu. Yaşadığı dönemde bir kadın sanatçı olmanın tüm zorluklarına rağmen kendi sezgilerine ve inançlarına güvenerek tamamen kendine ait bir dil yaratması ve soyut sanatın öncülerinden biri olması bana inanılmaz etkileyici geliyor. Türkiye'den düşündüğümde ise Fahrünnisa Zeyd ve Semiha Berksoy da listemin en üst sıralarında olurdu. İkisi de sadece eserleriyle değil, yaşama biçimleri, karakterleri ve üretim cesaretleriyle beni çok etkiliyor. Beni en çok heyecanlandıran şey, eserlerin kendisinden çok o eserleri ortaya çıkaran dünyalara, düşüncelere ve hikayelere tanıklık etmek.

Bugün her şeyi bırakıp tamamen kendiniz için bir perfect weekend planlasanız;

nerede uyanır, hangi sergiyi gezer, akşam yemeğini nerede yerdiniz?

Yazın gelişiyle birlikte perfect weekend cevabım kesinlikle bir sahil kasabasına dönüşüyor. Şu sıralar hayalim, Güney Fransa’da küçük kasabalar arasında plansız bir road trip yapmak. Yol üstünde Saint-Paul de Vence’e uğrayıp Fondation Maeght’i gezmek çok isterdim. Sanat, mimari ve doğanın bir araya geldiği yerler beni her zaman çok etkiliyor. Sonrasında deniz kenarında bir öğle yemeği, biraz yüzmek, biraz dolaşmak ve hiçbir yere yetişme telaşınınolmaması. Akşamüstü sevdiğim bir sanatçının konserine denk gelmek beni çok mutlu eder, bir şehri müzik üzerinden keşfetmekten ve sevdiğim bir sanatçının sahnesini deneyimlemekten çok keyif alıyorum. Akşamı da sevdiğim insanlarla, gün batımında uzun bir sofrada bitirirdim. Benim için mükemmel bir hafta sonu tam olarak bu olurdu.

Yorumlar


4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page