David Hockney’nin Merakla Şekillenen Dünyası
- Görkem Karaman
- 12 dakika önce
- 5 dakikada okunur
88 yaşında hayatını kaybeden David Hockney, çağdaş sanatın son yetmiş yılına yön veren en önemli figürlerden biri olarak hatırlanacak. Kaliforniya’nın havuzları, Yorkshire manzaraları, portreleri, sahne tasarımları ve iPad çizimleriyle sanat tarihine geniş bir miras bırakan Hockney; resim, fotoğraf, dijital sanat ve sahne tasarımını aynı merak etrafında buluşturdu.

Üretimi boyunca farklı dönemler ve teknikler arasında dolaşan sanatçı, görsel kültürün dönüşümüne yakından tanıklık eden isimlerden biri oldu. Hockney’nin çalışmalarına yakından bakıldığında, eserlerinin ortak bir soruda buluştuğu görülüyor: İnsan dünyayı nasıl görür? Perspektif, hafıza, zaman, hareket ve teknoloji üzerine geliştirdiği fikirler; havuzlardan fotoğraf kolajlarına, dachshundları Stanley ve Boodgie’ye adadığı resimlerden dijital çizimlerine kadar uzanan pratiğinin merkezinde yer aldı. Gelin, David Hockney’nin yaşamını ve sanatını şekillendiren detaylara yakından bakalım.
David Hockney denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak Kaliforniya güneşi altında parlayan yüzme havuzları geliyor. 1967 tarihli A Bigger Splash, sanatçının adıyla özdeşleşen imgelerden biri. Resimde insan figürü görünmez; havuza atlayan kişinin ardından oluşan su hareketi kadrajın merkezinde yer alır. Eser, sanatçının kariyeri boyunca tekrar tekrar döneceği iki konuya işaret eder: zaman ve algı. Hockney’nin ilgisi, bir görüntünün nasıl oluştuğu kadar nasıl deneyimlendiği üzerinde yoğunlaşır. 1980’lerde ürettiği fotoğraf kolajlarında yüzlerce Polaroid’i aynı kompozisyon içinde bir araya getirmişti. Bir oda, bir sokak ya da bir portre; farklı açılardan, farklı mesafelerden ve farklı zaman dilimlerinden çekilmiş görüntülerle yeniden kuruldu. 1982 tarihli Pearblossom Highway çalışmasında yaklaşık 700’den fazla fotoğraf kullandı.

İnsan gözü çevresini tek bir kare halinde algılamaz. Bakış sürekli hareket eder; detaylar seçilir, uzaklaşılır, yeniden yaklaşılır. Hockney bu süreci görsel olarak kayıt altına almaya çalışıyordu. Aynı nesnenin birkaç kez görünmesi, perspektif çizgilerinin farklı yönlere açılması ve zamanın görüntü içinde katmanlaşması bu araştırmanın parçalarıydı. Fotoğraf kolajları, sanatçının görme üzerine geliştirdiği düşüncelerin en somut örnekleri arasında yer alır. Bu merak, Hockney’yi Picasso’dan Çin peyzaj resmine, Rönesans perspektifinden çağdaş fotoğraf teorisine kadar uzanan geniş bir araştırma alanına taşıdı. Havuzlar, portreler, manzaralar ve iç mekanlar bu araştırmanın farklı durakları olarak karşımıza çıkar. Hockney’nin üretiminin merkezinde ise tek bir soru yer alır: Bir görüntüye baktığımızda gerçekten ne görüyoruz?

Yüzme havuzları, portreler ve manzaralarla geçen onlarca yılın ardından David Hockney’nin hayatında iki yeni figür belirdi: Stanley ve Boodgie. 1990’ların ortasında sanatçının evine giren bu iki dachshund, kısa süre içinde stüdyonun da vazgeçilmez sakinlerine dönüştü. Hockney, takip eden yıllarda onları onlarca kez resmetti ve kariyerinin en sevilen serilerinden birine imza attı. 1994 yılında yakın dostu ve küratör Henry Geldzahler’ın ölümünün ardından büyük bir sevgi kaybı hissettiğini anlatan Hockney, bu dönemde resim yaparken kendini sık sık Stanley ve Boodgie’yi çizerken bulduğunu söyledi. Sanatçı yıllar sonra bu eserleri anlatırken, “Resmettiğim şey köpekler değil, o küçük canlılara duyduğum sevgiydi” sözlerini kullandı. 1995 ile 2000 yılları arasında Stanley ve Boodgie onlarca resim ve çizime konu oldu. Bu çalışmalar daha sonra Dog Days adlı kitapta bir araya geldi.

Sanatçı onları günün farklı saatlerinde ve farklı ruh halleri içinde kaydetti. Uyurken, pencere kenarında beklerken, güneşlenirken ya da stüdyoda dolaşırken resmedildiler. Koltuklar, halılar, pencere önleri ve stüdyo köşeleri bu eserlerin tekrar eden mekanları haline geldi. Hockney’nin üretimine bakıldığında, belirli bir dönemde bu kadar yoğun şekilde ele aldığı figür sayısı oldukça sınırlı kaldı. Bugün Stanley ve Boodgie, Hockney’nin kariyerindeki en sevilen detaylardan biri olarak anılıyor.
Hockney’nin kariyerindeki sıra dışı özelliklerden biri de yeni teknolojilere duyduğu meraktı. 1960’larda fotokopi makineleriyle deneyler yaptı, 1980’lerde fax üzerinden üretilen çizimlerle ilgilendi, bilgisayar destekli çalışmalara yöneldi ve yetmişli yaşlarında iPhone ile iPad’i günlük üretiminin merkezine yerleştirdi. Pek çok sanatçı dijital araçları uzaktan izlerken Hockney onları yeni bir çizim yüzeyi olarak değerlendirdi. 2009 yılında iPhone üzerinde çizim yapmaya başladı. Kısa süre sonra iPad’e geçti ve bu araçları neredeyse her gün kullanmaya başladı. Sabahın erken saatlerinde çizdiği gün doğumlarını arkadaşlarına e-posta yoluyla gönderiyor, mevsimlerin değişimini dijital çizimlerle kayıt altına alıyordu. Yorkshire kırsalında açan ilkbahar çiçekleri, ağaçlar ve manzaralar bu dönemin en sık karşılaşılan konuları arasında yer aldı.

2011 yılında düzenlenen David Hockney: A Bigger Picture sergisinde iPad üzerinde üretilen çalışmalar ilk kez geniş ölçekte izleyiciyle buluştu. Sergi, Tate Britain’ın en çok ziyaret edilen sergileri arasında yer aldı ve dijital üretimin müze duvarlarında nasıl yer bulabileceğine dair önemli bir örnek oluşturdu. Bugün tablet üzerinde çizim yapan sanatçılar oldukça yaygın. Hockney ise bu dönüşümün ilk isimleri arasında yer alıyordu. Merak edenler için küçük bir not: David Hockney, bekleneceği üzere NFT çılgınlığının merkezindeki isimlerden biri olmadı. Dijital sanatla yakından ilgilenen biri olarak anılmasına rağmen üretimini ekranlar, çizim programları ve baskılar üzerinden sürdürmeyi tercih etti.

İngiliz sanatçının üretimi tuvalle sınırlı kalmadı. 1975 yılında Glyndebourne Festivali için tasarladığı The Rake’s Progress ile birlikte opera dünyasına adım atan Hockney, sonraki kırk yıl boyunca dünyanın önde gelen sahneleri için dekor ve sahne tasarımları üretti. Mozart, Wagner, Puccini, Richard Strauss ve Stravinsky’nin de içerisinde bulunduğu bestecilerin eserleri için hazırladığı sahneler, bugün opera tarihinin dikkat çekici görsel yorumları arasında gösteriliyor.

Sahne tasarımı, Hockney’nin uzun yıllardır üzerine düşündüğü mekan, perspektif ve görme meselelerini farklı bir ölçekte ele almasına imkan tanıdı. Bu kez izleyici yüzlerce metrekarelik bir sahneye bakıyordu. Renk, ışık ve kompozisyon üzerine geliştirdiği fikirler opera prodüksiyonlarında da belirgin şekilde hissediliyordu. Özellikle 1981 yılında tasarladığı Wagner’in Tristan und Isolde prodüksiyonu ile 1987 tarihli Turandot yorumu, kariyerinin en çok konuşulan sahne tasarımları arasında yer aldı. Büyük ölçekli dekorlar, canlı renk paletleri ve katmanlı perspektif kullanımı, bu yapımların görsel kimliğini şekillendirdi. Bugün Hockney’nin opera üretimi, resim kariyerinden bağımsız olarak değerlendirilen kapsamlı bir çalışma alanı oluşturuyor.

1990’ların sonunda Hockney’nin merakı onu bu kez sanat tarihinin içine taşıdı. Yıllar boyunca müzelerde gördüğü bazı resimlerde dikkatini çeken ortak bir özellik vardı. 15. yüzyıldan itibaren Avrupa resminde figürler, kumaşlar ve yüzler aniden daha gerçekçi görünmeye başlamıştı. Bu dönüşümün arkasında hangi araçların yer aldığı sorusu, sanatçıyı uzun soluklu bir araştırmaya yöneltti. Fizikçi Charles Falco ile birlikte çalışan Hockney, birçok Rönesans ve Barok sanatçısının optik araçlardan yararlanmış olabileceğini öne sürdü. Kamera obscura, aynalar ve mercekler kullanılarak elde edilen görüntülerin tuvale aktarılmış olabileceğini savunan bu görüş, daha sonra Hockney-Falco Tezi olarak anılmaya başladı. Jan van Eyck’tan Caravaggio’ya kadar birçok sanatçının eserleri bu kapsamda yeniden incelendi.
2001 yılında yayımlanan Secret Knowledge adlı kitabında Hockney, yıllar boyunca topladığı çizimleri, analizleri ve karşılaştırmaları bir araya getirdi. Kitap sanat tarihçileri arasında yoğun tartışmalara yol açtı. Teori, sanat tarihi çevrelerinde kesin kabul gören bir görüş haline gelmedi. Buna rağmen birçok araştırmacının sanatçıların optik araçlarla ilişkisini yeniden incelemesine ve bu alanda yeni çalışmalar üretmesine katkı sağladı. Ortaya çıkan tartışma, Hockney’nin kariyerine dair önemli bir ipucu da veriyor. Resim yapmakla yetinmeyen, görüntülerin nasıl üretildiğini araştıran ve sanat tarihine yeni sorular yönelten bir sanatçı profili karşımıza çıkıyor.

Kaliforniya havuzlarından dachshundlarına, iPad çizimlerinden opera sahnelerine ve sanat tarihi üzerine yürüttüğü araştırmalara kadar uzanan bu geniş üretim alanı, David Hockney’nin bitmek bilmeyen merak duygusuyla şekillendi. Kariyeri boyunca farklı teknikler, araçlar ve disiplinler arasında dolaşan sanatçı, her defasında aynı sorunun peşine düştü: Dünyayı nasıl görüyoruz? Belki de bugün ardında bıraktığı en büyük miras; bakmaya, sorgulamaya ve yeniden görmeye duyduğu sürekli ilgiydi. Hockney’nin çalışmaları, 88 yıllık yaşamının ardından da izleyicilerini aynı soruyla baş başa bırakmaya devam ediyor.




Yorumlar