top of page

Şebnem Buhara ile CASA International Milano'da Bulustuk!

  • Yazarın fotoğrafı: Kubilay Sakarya
    Kubilay Sakarya
  • 28 Nis
  • 6 dakikada okunur
Ödüllü projeleriyle severek takip ettiğimiz mimar Şebnem Buhara ile Milano’da tasarımlarını sergilediği CASA International Milano showroomunda buluştuk. ‘Hem mimariyi hem de endüstriyel tasarımı, düşüncelerimin nesneler ve yapılardaki karşılığı olarak yorumluyorum.’ diyen Buhara ile seyahatleri, tasarımları ve ilham  kaynaklarını konuştuk…


Sizin için 'Perfect Weekend' neyi ifade ediyor?

Benim için mükemmel hafta sonu, hızın durduğu ve duyuların devreye girdiği bir zaman dilimi demek. Hafta içinde ne kadar yoğunsam, hafta sonunda da bir o kadar mahremiyete ve duyusal beslenmeye değer veririm. Çok program yapmamak, sabahı yavaş başlatmak, kahveyi aceleye getirmemek, belki yelkenle açılmak... Bunlar mükemmel bir hafta sonunun gerçek anahtarlarıdır bana göre. Zihnin gerçekten yaratıcı kalabilmesi için boşluklara ihtiyacı var ve ben o boşluğu tesadüfe bırakmıyorum, bilinçli olarak inşa ediyorum. Hafta sonu benim için bir dinlenme değil, bir kalibrasyon. Haftanın biriktirdiği gürültüyü süzmek, asıl düşüncelerin yüzeye çıkmasına alan açmak. Bazen bu bir yelken rotasında gerçekleşiyor, bazen heykel stüdyosunda bir malzemeyle yalnız kalırken, bazen de sadece iyi bir kahve ve hiçbir ajanda olmadan...


Düzenli bir Cumartesi / Pazar günü rutininiz var mı?

Farklı hafta sonu ritmlerim var; şayet şehir dışına çıkıyorsam önceliğim Göcek tarafındaki evim ve o hattaki şantiyelerimin kontrolü olabiliyor. Fethiye'de dostlarla vakit geçiriyoruz, bahçedeki ağaçlarla ve lavantalarla ilgileniyoruz... Orada zaman farklı akıyor. Deniz ve toprak arasında geçen o saatler hem dinlendiriyor hem de farkında olmadan zihinsel bir arınma sağlıyor. İstanbul'dayken ise Cumartesi sabahı çoğunlukla İdealist yelken takımıyla antrenmanlarımız oluyor. Su üzerinde olmak benim için hem fiziksel hem zihinsel bir sıfırlama. Ardından yürüyüş, spor... Pazar ise daha eve dönük diyebilirim; mutfakta aile ve konuklar için yemek pişirmek benim için gerçek bir ritüel, tasarımın ta kendisi aslında. Malzeme, doku, denge, zamanlama... Akşamları ise literatür... Tasarım ve mimarlık alanında yeni yayınlara, sosyal medyaya, web yayınlarına bakmak ve güncellenmek benim için ayrı bir keyif.


İstanbul'da hafta sonu için kaçamak noktalarınız nereler?

İstanbul hem ilham hem huzur veren birkaç köşe sunuyor bana. Yeniköy tarafında sabah yürüyüşleri, Beyoğlu'nda küçük galerilerin labirentine dalmak, çeşitli sanat galerilerinin ve atölyelerin üretim katmanları arasında dolaşmak, zanaatkarların üretim haneleri, özellikle de cam ustalarının... Bazen bir taş doku ya da bir kapı demiri günlerce zihnimde çalışıyor. İstanbul'da "kaçamak" dediğim yerler aslında şehrin görünmeyen ama hissedilen o kadim katmanları...


'Long Weekend' olarak favori seyahat rotanız neresi?

Kesinlikle Göcek ve çevresi. Deniz ile toprağın o özgün kesişimi, yelkenle açıldığınızda zaman kavramının değişmesi... Orada hem dostlarımız, hem imza atmış olduğumuz otel ve yaşam alanı projeleri, hem yapacağımız projeler var. Oraya gitmek demek, doğanın içinde dokunulmadan düşünüp üretmek, üretirken dünyanın angajmanlarından uzak olmak demek. Oradaki mekân anlayışı ve sessizliğin mimarisi benim düşünce dünyamla çok derin bir rezonans kuruyor.


Seyahat etmek sizi nasıl besliyor?

Daha önce de bahsettiğim gibi, seyahat benim için görsel bir depo değil, duyusal bir kalibrasyon. Farklı coğrafyaların ışığını, dokusunu ve insan ölçeğini deneyimlemek tasarım refleksimi sürekli canlı tutuyor. Bir kentin veya bir bölgenin insan ölçeğini anlamak, orada yürüyüp zemine basmak, bir kapıya dokunmak, bir meydanın akustiğini dinlemek... Bunların hepsi tasarım süreçlerime sessizce ve bazen aylarca gecikmeli olarak işliyor. Örneğin Japonya'da gördüğüm bir detayın yıllar sonra bir tasarımımda kendiliğinden yüzeye çıkabileceğini biliyorum, hissediyorum. Bu sessiz birikim benim için seyahatin en değerli katmanı… Seyahat aynı zamanda beni kendi alışkanlıklarımdan da çıkarıyor; tanıdık referansların dışına adım atmak, yeni bir ışık altında hem mekânı hem kendini yeniden görmek demek. Yolculuk boyunca not almıyorum, fotoğraf yığmıyorum, sadece orada olmaya çalışıyorum, bedenimle ve dikkatimle. Asıl işleme sonra başlıyor zaten. Seyahatsiz de üretebilirim belki, ama o üretimin derinliği farklı olurdu.


Dünyada kalmaktan keyif aldığınız favori oteller?

Beni etkileyen oteller genellikle mimari bir manifesto taşıyanlar olmakta. Kalmak değil ama kalma listemde olan ve son dönemde beni en çok heyecanlandıran üç oteli sayayım. Onlar binayı veya markayı değil deneyimi ön plana çıkaranlar… İlki Kyoto'da Higashiyama semtinde açılan Six Senses Kyoto, Japonya'ya olan büyük hayranlığımı bambaşka bir boyuta taşıdı. BLINK Design Group imzalı iç mekânlar Heian döneminin sanatsal mirasını çağdaş bir dille yorumluyor; sakan alçı işçiliğinden washi kâğıdına, ahşap oyma detaylarına kadar her yüzey bir zanaat bildirisi… Londra'daKİ The Chancery Rosewood ise ikinci otelimiz olsun: Eero Saarinen'in 1960 yapımı eski ABD Büyükelçiliği binasını David Chipperfield imzasıyla yeniden hayata döndürdü. Saarinen'in özgün beton diagrid tavanı restore edilerek açığa çıkarıldı ve ana katı bir palazzo piano nobile'sine dönüştürdü. İç mekânları ise Joseph Dirand tasarladı. Mimari hafıza ile çağdaş lüksün bu kadar olgun buluştuğu çok az yer var. Son olarak Villa Nai 3.3 ise Hırvatistan'ın Dugi Otok adasında, Nikola Bašić imzasıyla yüzyıllık bir zeytin bahçesine gömülü sekiz odalı bir başyapıt. Duvarlar araziden çıkarılan taşlarla örülmüş; yapı tepeye karşı değil, tepeyle birlikte inşa edilmiş. Sadece 8 oda, Kornati Milli Parkı'na bakış, Adriyatik'te yelken mesafesinde... Lüksü fazlalıkla değil arınmayla tarif eden her şey burada.



Bir tasarımcı olarak kendi mimari tarzınızı nasıl tanımlarsınız?

Ham ile şık, primitif ile zarif arasındaki gerilimin ortasındayım. Fazlalıktan değil arınmadan gelen bir güç var benim işlerimde. Malzemenin dürüstlüğüne, emeğin görünürlüğüne ve zamanın iz bırakmasına duyduğum saygı her ölçekte hissedilir. Interdisipliner bir tasarımcı olarak mimarlık, ürün tasarımı ve heykel arasında dolaşıyorum ama özde değişmeyen şey şu: Her ölçekte form ile insan arasındaki ilişkiyi araştırıyorum. Ölçek yalnızca o ilişkinin mesafesini değiştiriyor. Benim için tasarım bir dekorasyon pratiği değil, insanın kendi iç mimarisini de yeniden kurmasına alan açan bir eylem. Ve bu tavrın özünde değişmeyen bir şey var: Maddeye saygılı, emeğe görünürlük kazandıran, insanı merkezine alan bir duruş.


Mobilya ürün tasarımına ne zaman başladınız?

Mimarlık pratiğimin çok erken dönemlerinde, mekanı yalnızca yapıyla değil içindeki nesnelerle de tamamlamak gerektiğini fark ettim. Mobilya benim için mekanın devamı; bir cümlenin ortasında noktalı virgül gibi. O geçişkenlik zamanla bilinçli bir üretim alanına dönüştü. Tasarıma başladığım yıllarda minimalizm yeni başlıyordu; dönem stillerine, eklektik referanslara fazla itibar edilmiyordu. Ben ise o dönemden itibaren kökleri olan tarzları bugünün zarafeti ve konforu ile karıştırmayı sevdim; ham ile şık, primitif ile zarif dengeleri hep orada başladı. 25 yılın sonunda bu çizgi BOU Design'ın temel kimliğine dönüştü; Silver Jubilee'yi Paris Maison & Objet'te yeni bir koleksiyonla kutladığımızda, aslında o ilk içgüdünün ne kadar doğru bir yöne işaret ettiğini bir kez daha gördüm.



Aydınlatmalarınızdaki ilham noktanız nedir?

Işık benim için bir malzeme. Tıpkı taş ya da ahşap gibi, onu şekillendiririm, onunla düşünürüm. Kendimi ışıkla çok özdeşleştiriyorum; ışıksız bir tasarım veya ışığı alamayan bir heykel düşünemiyorum. Aydınlatma önce mekanı, sonra duyguları, sonra düşünceleri aydınlatmalıdır; bu sırayı asla değiştirmem. İlhamım çoğunlukla doğadan geliyor: suyun yüzeydeki kırılması, taşın gölge oyunları, güneş ışığının sabah yüzeylere deokunuşu... Bunlar bende hem biçimsel hem de duygusal bir karşılık buluyor. BOU Design Studio'nun belki de en ikonik aydınlatması olan Iceberg tam da bu kesişim noktasında doğdu: Hem organik bir formu var, hem şık, hem de duyulara sesleniyor. Bir aplik olarak tasarlandı ama zamanla BOU için bir aydınlatmadan çok daha fazlasına dönüştü. Işığı yalnızca teknik bir ihtiyaç olarak değil, mekanın karakterini kuran sessiz bir güç olarak görüyorum.


CASA International ile birlikteliğiniz nasıl başladı?

CASA International, hem marka olarak hem de dostlarım olarak yakın dünyamda olan bir imza. Uzun süredir birbirimizin çalışmalarına eşlik ettik ve tasarımda yol alma metodlarını çok beğenirim. Malzemeye yaklaşımı, koleksiyon anlayışı ve üretim kalitesi kendi tasarım değerlerimle örtüşüyor. Geçtiğimiz yıl "collectible design" üzerine bir buluşma yaratmayı hayal etmiştik. Ortak marka strateji danışmanımız Perapheris'in yönetimiyle de bir dil birliği üzerinden gittik. Tamamen kontrol ile rastlantı dengesine yaslanan, ağırlığı, dokuyu, oranı sürecin bir parçası olarak gören, malzemenin kendi anlatacaklarını dinleyen bir seriye odaklandık. Bu işbirliği bir tasarımcı-marka ilişkisi olarak değil, ortak bir tavır üzerinden doğal olarak gelişti. Milano bu birliktelik için çok doğal bir zemin oldu; hem şehrin enerjisi hem de MDW etkinliğinin yarattığı o özgün atmosfer, bu tür buluşmaların gerçek anlamda filizlendiği bir ortam sunuyor.



CASA Int. Milano'da hangi tasarım ve koleksiyonlarınız sergileniyor?

CASA International Milano showroom'unda 2026 yapımı Mora, Seon, Sera Duo ve Soglia sehpa ve dresuar tasarımlarım mobilya tarafında yer alırken, aydınlatma koleksiyonumdan Iceberg, Shoku, Mist, Nsu'me, Sophia ve Lykia da mekânda birlikte deneyimleniyor. Her biri ayrı bir malzeme diyaloğu kuruyor, el yapımı füzyon cam ile pirinç ve bakır eskitme kaplamanın buluştuğu o hassas denge, hem mobilyada hem aydınlatmada kendini farklı biçimlerde gösteriyor. Mekanı bir sergileme alanı olarak değil, bu dilin yaşandığı ve bedensel olarak deneyimlendiği bir mekân olarak kabul ediyoruz. Ziyaretçilerin burada tasarımlara yalnızca bakmadığını, dokunduğunu ve hissettiğini de biliyoruz.


Tasarımlarınızda hangi malzemeleri bir arada kullanıyorsunuz? Kendi kişisel tasarım tarzınızı Casa'nın marka kimliğiyle nasıl harmanladınız?

Cam, pirinç ve ahşap en sık döndüğüm üçlü. Ama onları "bir arada kullanmak" demek değil, aralarında bir diyalog kurmak demek. Her malzeme kendi sesini taşımalı, birlikte ise yeni bir şey üretmeli. Özellikle el yapımı füzyon camın yarı saydam, yarı opak hali, pirincin sıcaklığı ve bakır eskitme kaplamanın karakteriyle konuşuyor. Malzemeyi yalnızca görmem; tutarım, taşırım, yanında dururum. Onunla kurulan ilk temas formun yönünü belirliyor. CASA'nın lüks üretim kalitesi ve zanaate verdiği değer, benim el emeğine ve malzeme hakikatine duyduğum saygıyla çok doğal bir kesişim noktası buldu. BOU Design Studio'nun imzasındaki ham zarafet ile CASA'nın tasarım disiplini bir arada düşününce, harmanlama zorlamadan, neredeyse kendiliğinden gerçekleşti.



Seyahatleriniz tasarım konusunda size ilham oluyor mu?

Seyahat etmeden üretmek teknik olarak mümkün ama zihinsel olarak eksik hissettiriyor bana… Farklı bir coğrafyada gördüğüm bir doku, yürüdüğüm bir taş zemin ya da içinden geçtiğim bir bulvar aylarca zihnimde çalışmaya devam eder. Bu sessiz işleme süreci tasarımlarıma ya doğrudan ya da en beklenmedik biçimde giriyor. Bir tapınağın gölge oyunları, eski bir kentin taşının suyla buluştuğu o aşınmış kenar, sabah ışığının denizde kırılması... Bunların hiçbiri not defterime düşmez ama hepsinin bedende bir karşılığı var ve o karşılık bir gün mutlaka forma dönüşüyor. Seyahat benim için aynı zamanda kendi alışkanlıklarımdan çıkmanın en sağlıklı yolu. Tanıdık referansların dışına adım atmak, yeni bir ışık altında hem mekânı hem kendini yeniden görmek demek. Çok seyahat ederim ve her seferinde farklı bir coğrafyanın dokusunu, ölçeğini, sessizliğini ruhuma çekerim. Asıl işleme sonra başlıyor zaten; bazen haftalar, bazen aylar sonra…s

4b9d64fa-ef89-4820-a25a-d80d966d0b0d.png

Önce Siz Haberdar Olun! 

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

©2023-2025 Perfect Weekend'de yayınlanan içeriklerin her hakkı saklıdır.
bottom of page