#ArtTalks - Leyla Borovalı ile Seramik & Seyahat Üzerine...
- Kubilay Sakarya
- 3 saat önce
- 6 dakikada okunur
Yarattığı organik formları ve canlı göz alıcı renkteki seramikleriyle yükselen sanatçı Leyla Borovalı'nın Barselona'daki yaşamını, seramik pratiğini, seyahat rutinlerini ve sanata bakış açısını konuştuk.

Leyla Borovalı’yı kısaca tanıyabilir miyiz?
1998’de İzmir’de sanat ve kültürle iç içe bir ailede doğdum, ilk, orta ve lise öğretim senelerimi İzmir’de tamamladıktan sonra üniversite eğitimim için New York’a Parsons School of Design’a gittim. Burada İlüstrasyon ve baskı teknikleri üzerine 4 senelik bir tasarım eğitimi aldıktan sonra üç boyutlu çalışmalara ve materyallere olan ilgim ile beraber Londra’da Royal College Of Arts’da Ceramic And Glass yüksek lisans eğitimimi tamamladım. 2 sene önce taşındığım Barselona şehrinde, üretimime ve yaşamıma devam ediyorum.
Seramik üretimine ne zaman başladın, bu alana bir ilgin olduğunu ne zaman fark ettin?
Seramik üretimin aslında benim için çok anlamlı bir başlangıcı oldu. Kardeşim Vefa’nın doğumu için 3 yaşında yaptığım kırmızı topraktan bir kuş yuvası ve içindeki kuş figürleri imzam olan ilk seramik işim. Hep ellerimle bir şeyler üretmeyi ve yapmayı seven bir çocuktum, üretmeye ve yaratıcılığa olan ilgim daha sonrasında tasarım alanında eğitim almam ile zamanla arttı.
Barselona, Londra ve İzmir arasında bu üç şehirden hangisi seni yavaşlamaya, hangisi üretmeye, hangisi hayal kurmaya davet ediyor?
Bu üç şehir aslına birbirinden çok farklı olmasına rağmen birbirini de çok güzel tamamlıyor. Doğup büyüdüğüm şehir olan İzmir beni ben yapan değerleri barındırıyor. Kendimi dinlemeyi, düşünmeyi ve sakin bir şekilde üretmeyi çok destekliyor. Londra teknik ve kurgusal yönü kuvvetli bir eğitim aldığım şehir olduğu için sorgulamayı, tasarlamayı ve fikirlerimi tartmama olanak sağlıyor. Şu an yaşamakta olduğum şehir olan Barselona ise hayal kurmayı, keşfetmeyi ve yeni fikirleri buradaki atölyemde hayata geçirmeye olanak sağlıyor.
Bir şehre ilk kez gittiğinde, müzelerden önce hangi mekânlar seni kendine çeker? Pazarlar, sahaflar, kıyılar, atölyeler?
Benim için bir şehrin keşfi bit pazarlarında ve semt pazarlarında başlıyor. Şehrin dokusunu, hikayesini, insanlarını ve karakterini bu şehrin tükettikleri, ilgi duydukları ve kullandığı objelerde tanıma şansım oluyor. Daha sonrasında bu objelerin başlattığı diyaloglar şehrin tiyatrolarında, sokaklarında ve günlük restoranlarında devam ediyor. Biraz daha uzun bir seyahat ise oradaki yerel atölyelere ve sanatçılara ulaşmaya çalışıyorum, mümkünse tanışmaya ve atölyelerine ziyaretlere gitmeye gayret gösteriyorum. Bir sanatçıyı tanıyarak o şehir hakkında daha derinlemesine bilgi edinebiliyorum.
Eserlerinde güçlü bir “ev” hissi var. Sence bir yeri “ev” yapan şey mimari mi, hatıralar mı, yoksa dokunduğun yüzeyler mi?
Ev, aidiyet ve kök benim işlediğim temel konulardan. Kültürümüz, bize miras olarak aktarılan değer hem karakterimizi hem de dünyaya bakışımızı şekillendiren unsurlardan. Benim için ev mimariden öncelikli olarak içindeki hatıralar ve o alanı kimler ile paylaştığım. En yakınlarım, ailem ve onların beraberinde getirdiği huzur ortamı bir yapıyı ev yapan en önemli özellik bence. Hatıralara deneyimler ve gözlemler de eklenince yaşadığın evler birer karaktere ve anı kutucuklarına dönüşüyor. Yemek masanı, oda duvarlarını, banyo seramiklerini ve camdan baktığın o dış dünyayı hiç unutamıyorsun.
Seyahat ederken farkında olmadan topladığın, not aldığın ya da fotoğrafladığın küçük detaylar var mı?
Annem ve babamdan kazandığım bi seyahat alışkanlığı olarak ufak defterler tutmaya çalışırım her seyahatte. Gittiğim uçak veya tren biletinden başlayan, şehir ve kasaba adlarıyla ilerleyen bir dokümantasyon süreci başlar. Gittiğim restoranların menüleri eğer kağıt ise almaya ve tarih atmaya bayılırım. Üzerine o akşam kiminle olduğumu, ne yediğimizi hatırlatan ufak notlar alırım. Bir de eğer daha doğanın içinde bir seyahat ise, taş, deniz kabuğu, toprak ve kum gibi doğa malzemeleri de toplamayı çok önemserim. Atölyeme döndüğümde her biri bir deney maddesi ve potansiyel malzeme olarak bana çok ilham verir.

Ege ve Akdeniz estetiği pratiğinde çok belirgin. Bu coğrafyalarda seni en çok etkileyen şeyler seramiklerine işleyen eşsiz renklerde nasıl buluşuyor?
Bir Ege’li olarak deniz ile iç içe büyümüş olmak başta mavinin tonları, denizin bana hissettirdikleri ile doğrudan ilişkili olarak çanaklarımda kendini gösterir. Renkleri olabildiğince duygularım ve hatıralarımla birleştirerek kullanmaya çalışıyorum. Derin denizlerin insana verdiği ürperti en sevdiğim tonlardan. Bir yandan da çok bereketli bir tarım coğrafyasında yaşadığımız için buğdayın altın sarısı, pamuğun kırık beyazı ve ovadaki batan güneşin kızgın kırmızısı beni doğrudan büyüler ve renk paletimde yer alırlar.
Perfect Weekend ruhuyla sorarsak: Bir şehirde ideal hafta sonun nasıl geçer? Sabah ritüelin, gün içi kaçamakların ve akşam durakların neler olur?
Sabah insanı olduğum için hafta sonu veya hafta içi farketmeksizin bir çeşit hareket veya spor benim için çok önemi. Temiz hava almak, güneşi görmek öncelikli yaptığım şey oluyor. Daha sonrasında kahvaltıyı asla atlamadan, fonda da günün enerjisine uyan bir müzik ile başlıyorum. Eğer bir semt pazarı varsa, taze alışverişlerimi oradan yapmayı önemsiyorum. Hem acele olmadan seçebilmek hem de mahalledeki tanıdıklar ile görüşmenin doğal bir yolu olmaya başlıyor. Gün içerisinde eğer atölyeye uğramam gerekmiyorsa daha çok açık havada olmaya ve sosyalleşmeye zaman ayırmaya çalışıyorum. Aile veya arkadaşlarımı görmeye, birlikte vakit geçirmek öncelikli tercihim oluyor. Akşam ise şu an eşim ile Barselona’da yaşadığımız için genellikle ya denemeyi istediğimiz yeni bir restorana veya spontane bir tapas yemeğe gitmeye bayılıyorum.
Daha önce hiç bir seyahatte, oranın dokusu ya da mimarisi yüzünden “burada bir şey üretmeliyim” dediğin bir an oldu mu?
Kesinlikle! Seyahatler benim ufkumu ve ruhumu genişleten en güzel şeylerden biri. Yaratıcılık ve üretme isteği de bunun akabinde doğal olarak geliyor. En net hatırladığım bir anı olarak, 2022 yılında Covid’in biraz sona erdiği dönem, Datça’ya yaptığımız bir gezide Knidos antik kentini gezmiştik. O gezimde bir şeylerin beni öyle derinden etkilediği ve ait hissettirdiğini hatırlıyorum ki döndüğümde oraya ithafen bir ‘toprak altı’ serisi yapmıştım. Bu seri yüksek pişirimli çamurdan, çeşitli minerallerden oluşan sırlarla keşif hissini irdelediğim bir teknik olmuştu. Toprağın altından gelen medeniyetin bende uyandırdığı hisler etrafında özümsenen bir çalışmaydı. Günümüz mimarisi veya sosyal dokusu yerine eski medeniyetlere ve modern yaşamdan uzak hayatlara olan ilgim o seyahatimden sonra daha da artarak derinleşti.

Seramik gibi toprağa bağlı bir pratikle çalışırken, farklı coğrafyalarda olmak üretimini nasıl etkiliyor? Kilin ait olduğu yer duygusu senin için önemli mi?
Çalıştığım malzeme aslında yaşayan bir ürün. Küfleniyor, çürüyor ve eriyor. Hızlı kurursa çatlıyor, ıslak kalırsa çöküyör. Bunun yanı sıra da çok sağlam ve karakterli bir malzeme, çıktığı coğrafyanın adeta bir aynası oluyor. Mesela demir yoğun bir araziden çıkarılmış çamur ile, magnezyum veya kükürt yoğun bir coğrafyadan çıkarılmış bir çamurun esnekliği, form tutma becerisi ve hatta fırındaki deformasyonuna kadar pek çok değeri değişkenlik gösterebiliyor. Biraz daha romantik bakarsak, o coğrafyanın kokusunu ve geçmiş hikayelerini de taşıyor. O çamurla uğraşırken size hissettirdiği dokular, sizin sabrınızı deneyen sınırlar ve zaman zaman hükmettiği o kafa tutuşları bence kesinlikle bir dert anlatıyor.
Tekrar ve ritim, üretim pratiğinin merkezinde yer alıyor. Bu tekrarlar senin için meditatif bir süreç mi, yoksa bilinçli bir disiplin mi?
Bir ustam bana başlarken, ne yaparsan yap ilk beş seneni tamamla, sineye çek ve ondan sonra sıfırdan saymaya başla demişti. Pratik, kilometre, yap boz, deneme adına ne demek isterseniz isteyin bir şeyi tekrar tekrar çalışmadan hiçbir şey başarılı olamıyor. Çünkü emek sarfetmek, bağ kurmak ve vakit harcamak o materyalin ruhunu anlamak demek oluyor. Daha o tepki göstermeden uzaktan bir sonraki adımını tahmin edebilme yeteneği veriyor. Bir de tabii ki el yaptıkça öğreniyor. Kas hafızası, göz terbiyesi hep tekrar ve belli bir disiplin sonucu.

Uluslararası sergilerde, özellikle Türkiye’ye özgü motiflerle ürettiğin işlerin farklı kültürlerde nasıl karşılandığını gözlemliyorsun? İzleyiciyle kurulan diyalog seni şaşırtıyor mu?
Bu ilgiyi aslında ben ilk üniversite eğitimim için New York’a gittiğimde görmüştüm. İlk başlarda şaşırtsa da daha sonra anlamıştım. Portfolyo başvurumda bordürlerinde geleneksel tezhip desenlerimizi işlediğim bir portre vardı. Bu yerleştirmeyi ve kültürümüzün motiflerini anlatınca gerçek bir kimlik arayışında olan izleyicileri çok derinden bir yerde yakalayabiliyorsunuz. Günümüz dünyasında artık her şey çok ulaşılabilir ve tekdüze olmaya yatkın. Size özgü, sizi siz yapan şeyleri bir araya getirince anlattığınız hikaye hem çok özel hem de biricik oluyor. Bu da pek tabii gerçekten eşi benzeri zor bulunur kültürümüzün zenginliğinden geliyor.
Seramik üretim sürecinde sır, hata ve kontrol kaybı önemli rol oynar. Beklenmedik sonuçlar pratiğini nasıl besliyor?
Aslında seramik insanı ve nefsi çok ciddi terbiye eden bir sanat dalı. Çünkü hayal edin, saatlerce uğraştığınız bir işi binlerce derecelere çıkacak bir fırının içine atıp hayal ettiğiniz şekilde çıkmasını umut ediyorsunuz. Bunu da tabii ki bu aşamaya gelene kadar kırmadan, çatlatmadan ve eşit kuruttuğunuzu varsayarak söylüyorum. Yani bu işte hep bir risk alarak, yüzde yüz emin olmayarak ve kesintisiz bir yürek çarpıntısı ile yapıyorsunuz. Beklenmedik sonuçlar kısmen sizin kısmen de şansın sonucu olabiliyor. Zamanla bunlara alışmayı, kabullenmeyi ve ilk baştaki kadar üzülmemeyi kendinize öğretmeniz lazım, yoksa gerçekten çok akıl karı bir iş değil.
Eğer bir hafta sonu boyunca hiçbir sınır olmadan üretme şansın olsaydı—mekân, malzeme ya da ölçek fark etmeksizin—nasıl bir iş hayal ederdin?
Bu çok zor bir soru oldu. Ama sanırım hakkımı bir Anagama fırınını, yani Japonya’da mağara fırın anlamına gelen, yakıt olarak odun kullanılan ve antik çağlardan beri tercih edilen geleneksel bir seramik fırın türüne yetecek kadar iş üretmek isterdim. Bu fırını özel kılan şey, pişirim sırasında odun ve ortamda bulunan organik madde küllerinin, eserlerin üzerine düşerek erimesi ve doğal bir cam, sır tabakası oluşturmasıdır. Bu sayede her parça eşsiz bir dokuya sahip olur. Hafta sonu boyunca saate bakmaksızın fırının kapısından girecek en büyük çanağı yapmak ve deniz kabukları ile pişirmek isterdim. Böylece ateş, su ve toprağın bir bileşimi ve iç içe geçmiş halini tek bünyede elde edebilirim.

Yakın zamandaki sergi planların neler, ajandanı bizimle paylaşır mısın?
Çok yoğun ve keyifle geçen bir 2025 senesi ardından hızla başlayan bir 2026 oldu benim için. Öncelikle Ocak Ortasına kadar Barselona’da Ruben Torres adlı galeride 2 adet eserim sergilendi. 16-18 Nisan’da ise, Madrid’de Tamara Kresiler Gallery’nin ev sahipliği yaptığı bir sergiye katılıyorum. Bu serginin akabinde de ilk solo sergim için hazırlıkları tamamlıyor olacağım.
Son olarak, Perfect Weekend okurları için: Sana iyi gelen, kalabalıktan uzak, ritmi yavaş bir rota önermek istesen bu neresi olurdu ve neden?
Sanırım benim daimi rotam, evim Ege olur. Hangi kıyısı olursa olsun, denizin mırıltısını, güneşinin sıcaklığını ruhunuzda hissedebileceğiniz bir köşesi olsun. Odanızın camını el işi işlenmiş bir perde örterken fonda belki cırcır böcekleri öter. Tercihen öğlen bir zeytinyağlı, akşam da sakızlı muhallebi yiyin. Elinizde bir sürükleyici kitap veya dinlemekten sıkılmayacağınız o şarkı listeniz, sadece kendi kendinize kalın. Çünkü aslında iyi gelen yer demek, kendini ait hissettiğin yer demek..








Yorumlar