top of page

Sahneden Tuvale Bir Primadonna: Semiha Berksoy

Bazı sanatçılar ürettikleri eserlerin yanısıra, kurdukları yaşam biçimiyle de bir anlatı inşa eder. Semiha Berksoy tam olarak bu nadir figürlerden biri. Sahneyi, tuvali, yazıyı, bedeni ve belleği aynı anda kullanan; sanatla hayat arasındaki sınırları bilinçli biçimde bulanıklaştıran bir üretim pratiği kurdu. Onun hikâyesi, yalnızca bir opera sanatçısının ya da ressamın biyografisi değil; 20. yüzyıl Türkiye’sinde bir kadın sanatçının kendi alanını nasıl açtığının, nasıl direnç geliştirdiğinin ve nasıl kalıcı bir estetik dil yarattığının da kaydı.


22 Ocak’ta İstanbul Modern’de açılan Tüm Renklerin Aryası sergisini gezerken, Semiha Berksoy’un sanat dünyasına daha yakından bakma fırsatı buldum. Güzel detaylarla kurgulanan, sahneyle, resimle ve yaşamla iç içe geçen çok katmanlı bir sanat evrenini yakından okuma fırsatı sunuyor. Bu fırsatları sunarken Mustafa Kemal Atatürk’ün Özsoy Operası temsili sonrası sanatçıya sahnede kendi eliyle şurup ikram ettiği o simgesel andan, döneminin ruhunu yansıtan ve zaman zaman tansiyonlu bir tona sahip baba–kız mektuplaşmalarına; Berksoy’un duygusal evrenini yoğun biçimde hissettiren Kırmızı Oda’dan, kültürel hafızanın başka bir ikonu olan Zeki Müren’i resmettiği portreye kadar uzanan anlatıya yakından bakabiliyorsunuz. Türkiye’nin opera alanındaki ilk primadonnası olarak kabul edilen Semiha Berksoy’un daha geniş kitleler tarafından tanınması gerektiğini düşünmemin temel nedeni de tam olarak bu bütünlüklü üretim anlayışı. Böylesine güçlü, öncü ve çok yönlü bir karakteri detaylarıyla yazıya dökmek ise benim için başlı başına ayrı bir heyecan. Serginin başlığı olan Tüm Renklerin Aryası ise bu çok katmanlı anlatıyı kavramsal olarak da güçlü biçimde karşılıyor. Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı olarak sahnede sesle kurduğu dünyayı, tuvalde renkle, yaşamda deneyimle genişleten Berksoy için bu isim adeta bütün üretimini özetleyen bir metafor niteliği taşıyor. Daha kapsayıcı bir başlık düşünmek gerçekten zor.



Semiha Berksoy’un sanat pratiğini anlamak için geriye, çocukluğuna ve aile dinamiklerine bakmak kaçınılmaz. Henüz yedi yaşındayken annesi Fatma Saime Hanım’ı kaybetmesi, Berksoy’un hem duygusal dünyasında hem de üretim disiplininde kalıcı bir iz bırakıyor. Sergide ve eserlerinde sıkça karşımıza çıkan anne figürü sanatçının hafızasında sürekli yeniden inşa edilen bir bağ olarak okunuyor. Özellikle sanatçının kendisini annesinin yanında ve hatta annesini tabut içinde tasvir ettiği eser, bu ilişkinin ne kadar derin ve sarsıcı bir duygusal katmana sahip olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Annesinin referans alındığı pek çok eserde Berksoy’un, kişisel travmasını estetik bir dile dönüştürdüğünü ve bunu tekrar tekrar yeniden ürettiğini görmek mümkün. Heykeltıraş ve ressam bir annenin estetik mirasıyla, sesi güçlü ve şiire yatkın bir babanın disiplinli dünyası arasında büyüyen Berksoy, çok erken yaşta sanatla kurduğu ilişkiyi bir yaşam pratiğine dönüştürüyor. Babasıyla yaptığı mektuplaşmalarda açıkça hissedilen kuşaklar arası gerilim ve ahlaki beklentiler, onun sanat uğruna verdiği kişisel mücadeleyi daha görünür kılıyor. Tam da bu noktada sergide vurgulanan “kader çizgisi” kavramı anlam kazanıyor: Berksoy’un resimlerinde figürü ikiye bölen yatay çizgi yaşamla sanat arasındaki geçişleri, kopuşları ve yeniden kurulan dengeleri temsil eden güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Kendi kaderini sahnede, tuvalde ve gündelik hayatta yeniden yazma iradesi, onun disiplinli üretim anlayışının temelini oluşturuyor. 



Bu içsel altyapının üzerine inşa edilen profesyonel yolculuk ise erken yaşta başlıyor. Berksoy’un İstanbul Belediye Konservatuvarı’na kabul edilmesi, ardından Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel ve resim eğitimi alması, aynı dönemde Muhsin Ertuğrul’un açtığı tiyatro okuluna devam etmesi; onun disiplinli ve çok yönlü eğitim sürecini şekillendiriyor. Bu dönem, Berksoy’un sanat pratiğinde eş zamanlı olarak birden fazla dili öğrenmeye başladığı kritik bir eşik olarak okunabilir. Müzik, tiyatro ve plastik sanatların paralel biçimde ilerlemesi, ileride sahne ile tuval arasında kuracağı geçirgen anlatının da erken altyapısını oluşturuyor. Sahneyle kurduğu ilişki hiçbir zaman yalnızca performans odaklı kalmıyor; beden, ses, mekân ve görsellik arasında bilinçli bir bütünlük arayışına dönüşüyor. Berksoy’un sahnede geliştirdiği jest dili, mimik kullanımı ve dramatik yoğunluk, ilerleyen yıllarda resimlerine de doğrudan yansıyacak bir ifade repertuarı yaratıyor. 1931’de Türkiye’nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında ile kamera karşısına geçmesi, ardından Darülbedayi’de sahneye adım atması, Berksoy’un erken dönem kariyerinde tiyatro, sinema ve müziği eş zamanlı olarak beslediğini gösteriyor. Berksoy için sahne, kişisel mitolojisini kurduğu, karakterler aracılığıyla kendini yeniden yazdığı bir ifade zemini haline geliyor.



Berksoy’un kariyerinde en belirleyici eşiklerden biri, devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmesi ve Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde opera eğitimi almasıyla başlar. Berlin’de aldığı eğitim, Avrupa opera geleneğinin katı disiplin anlayışıyla şekillenir; nefes tekniği, artikülasyon, dramatik yapı ve sahne etiği üzerine yoğunlaşan bu süreç, Berksoy’un performans dilini uluslararası bir standartla buluşturur. 1939 yılında akademiden birincilikle mezun olması ve Avrupa sahnesinde başrol üstlenen ilk Türk soprano olarak sahneye çıkması, kişisel kariyerinin ötesinde sembolik bir anlam taşır. Bu başarı, Türkiye’den çıkan bir kadın sanatçının Batı opera sahnesinde profesyonel ölçekte kabul gördüğü ilk örneklerden biridir. Türkiye’ye dönüşüyle birlikte sahneye taşıdığı bu birikim, Devlet Operası repertuvarında üstlendiği rollerle görünür hâle gelir. Tosca, Madame Butterfly, Fidelio, Tristan und Isolde gibi operalarda sergilediği performanslar, onun sahnedeki karizmasını ve dramatik gücünü pekiştirir.



Buraya kadar okuduysanız, Berlin yıllarının yoğun temposunun, sahnedeki primadonna kimliğinin ve disiplinli opera pratiğinin Berksoy’un görsel üretimine nasıl yansıdığını da merak etmiş olabilirsiniz. Tam da bu noktada, onun resimlerine bakmak, sahnede kurduğu dramatik dilin tuval üzerinde nasıl yeniden üretildiğini anlamak için güçlü bir anahtar sunuyor. Berksoy için opera hiçbir zaman yalnızca bir performans alanı olmadı; aksine resim pratiğinin dramatik altyapısını besleyen bir anlatı kaynağına dönüştü. Operatik resimleri ve teatral kompozisyonları, klasik bir resim anlayışından ziyade sahne düzenini çağrıştıran bir yapı üzerine kuruludur. Figürler çoğu zaman merkezde, anıtsal bir duruşla konumlanır; jestler abartılıdır, yüz ifadeleri yüksek duygusal yoğunluk taşır. Bu tercih, sahnede karakter inşa ederken kullandığı beden dilinin ve mimik repertuarının doğrudan görsel dile aktarılması olarak okunabilir. Tuval, Berksoy için bir resim yüzeyinden çok, yeni bir sahne alanına dönüşür. Opera karakterleriyle kendi kimliği arasındaki sınırların bilinçli biçimde bulanıklaştırılması da bu üretimin ayırt edici özelliklerinden biridir. Tosca, Fidelio ya da Wagner operalarından esinlenen figürler, çoğu zaman Berksoy’un kendi yüzüyle, bedeniyle ya da kişisel sembolleriyle birleşir. Böylece sahnedeki rol, resimdeki otoportreyle iç içe geçer. Bu yöntem, sanatçının yaşamı, sahne kimliği ve görsel üretimi arasında kurduğu bütünsel anlatının en görünür katmanlarından birini oluşturur.



Berksoy’un üretimlerinde dikkat çeken bir diğer güçlü katman ise tuval üzerindeki yazı kullanımıdır. Bu metinler, resimleri görsel bir ifade alanı olmaktan çıkararak onları tanıklık, bellek ve kişisel arşiv nesnesine dönüştürür. Sergide karşılaşılan örneklerde Berksoy’un doğrudan tarih, yer, isim ve olay notları düştüğü görülür. Bu yaklaşım, sanatçının resmini bir “anı kaydı” gibi kullandığını, yaşadığı dönemin kültürel ve politik atmosferini doğrudan yüzeye taşıdığını gösterir. Özellikle Atatürk’ün Özsoy Operası temsili sonrası sahnede şurup ikram ettiği ana referans veren kompozisyon, benim dikkatimi en çok çeken eserlerden.



Serginin ilgimi çeken duraklarından bir diğeri ise Berksoy’un yaşam alanını referans alan oda yerleştirmesi. Duvara basılmış büyük ölçekli bir oda fotoğrafı üzerine, sanatçının özgün resimlerinin fiziksel olarak yerleştirilmesiyle oluşturulan bu kurgu, iki boyutlu bellek ile üç boyutlu gerçeklik arasında bilinçli bir gerilim yaratıyor. Berksoy’un gündelik hayatını sürdürdüğü mekân, bu düzenlemeyle üretimin doğrudan parçası hâline geliyor. Yatak başı objeleri, kişisel eşyalar, duvara yaslanan resimler ve üst üste binen görsel katmanlar, sanatçının yaşamla sanat arasında kurduğu geçirgen sınırları mekânsal düzeyde görünür kılıyor. Bu yoğunluk, Berksoy’un kişiliğine özgü maksimalist bir estetik tavrı da ele veriyor. Odanın içindeki farklı coğrafyalardan toplanmış objeler, antikalar, seramikler ve katmanlı dekorasyon, biriktirilmiş anılara, deneyimlere ve duygusal yüklemelere işaret ediyor. Bu doluluk hissi, izleyiciyle kurulan bağı da güçlendiriyor (en azından benim bağımı güçlendirdi :) Benim için bu oda, Berksoy’u bir sanatçı olmasının yanısıra gündelik hayatı, alışkanlıkları ve kişisel dünyasıyla da daha yakından hissettiğim bir temas alanına dönüştü. Bu kurgu sayesinde mekân, Berksoy’un iç dünyasının sahnelendiği özel bir tiyatro dekoru gibi okunuyor. Ziyaretçi, sanatçının üretim ritmi, yalnızlık anları ve gündelik yaşam pratiğiyle doğrudan temas kurma imkânı buluyor. Böylece sergi, klasik bir retrospektif izleme deneyiminin ötesine geçerek, Berksoy’un kişisel evrenine adım atılan bütüncül bir sahneye dönüşüyor.



Semiha Berksoy’un hayatındaki en yoğun entelektüel ve duygusal temaslardan biri, 1930’lu yıllarda Nazım Hikmet ile kurduğu ilişkidir. Bu birliktelik iki güçlü yaratıcı figürün birbirinin üretim enerjisini tetiklediği bir dönem olarak okunur. Berksoy’un anlatımlarında sıkça vurguladığı üzere, Nazım Hikmet onun sanatsal kimliğini erken dönemde fark eden ve sesini “Türk kadın sesinin pırlantası” olarak tanımlayan isimlerden biridir. Berksoy’un henüz yirmili yaşlarının başında Nazım Hikmet’le tanışması, onun duygusal dünyasında derin bir iz bırakır. Bu ilişki, yoğun bir tutkuyla birlikte, aynı zamanda çatışma, mesafe ve kaçış dinamiklerini de içinde barındırır. Berksoy’un Berlin Müzik Akademisi’ne gidişinin arka planında, bu ilişkiyle kurduğu karmaşık duygusal bağdan bilinçli bir kopuş arzusunun da yer aldığı bilinir. Kızı Zeliha Berksoy’un aktardığı anlatılar, bu dönemin Berksoy için hem yaratıcı hem de zorlayıcı bir eşik olduğunu ortaya koyar. Nazım Hikmet’in Berksoy için yazdığı Bu Bir Rüyadır opereti ise bu ilişkinin sanatsal izdüşümünü temsil eder. Şiir, opera ve sahne dili üzerinden kurulan bu üretim hattı, Berksoy’un zaten çok katmanlı olan sanat pratiğiyle örtüşür. Daha önemlisi, bu temas Berksoy’un üretiminde sıkça karşılaşılan tutku, yalnızlık, terk ediş ve içsel gerilim temalarının arka planını da besler. Resimlerinde ve sahne anlatılarında hissedilen dramatik yoğunluk, bu erken dönem duygusal deneyimlerle birlikte okunduğunda daha derin bir anlam katmanı kazanır. Nazım Hikmet’le başlayan bu bağ, zaman içinde aşktan dostluğa evrilmiş; ancak etkisi Berksoy’un sanatsal hafızasında uzun süre yaşamaya devam etmiştir.



Berksoy, üretimini son yıllarına kadar kesintisiz bir yaratım hattı olarak kurgulayan bir sanatçıydı. 1960’lardan itibaren resim pratiğini daha görünür kıldığı sergiler, Berlin’de açılan ilk kişisel sergisinden başlayarak Paris, Ankara ve İstanbul’da devam eden gösterimlerle uluslararası bir dolaşıma girdi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda ise yapıtlarının bienaller, müze koleksiyonları ve özel sergiler aracılığıyla yeniden okunmaya başlanması, Berksoy’un çağdaş sanat bağlamında da güçlü bir referans noktası hâline geldiğini ortaya koydu. Bugün GALERIST tarafından temsil edilen ve geçtiğimiz yıllarda Venedik Bienali’nde de yer alan Berksoy’un üretimi, opera sahnesinden tuvale, kişisel arşivden mekânsal yerleştirmelere uzanan çok katmanlı bir anlatı kuruyor. Bu sergiden çıkarken hissettiğim en güçlü duygu ise şu oldu: Türkiye’den böylesine cesur, sınır tanımayan ve disiplinler arası düşünen bir figürün çıkmış olması büyük bir değer. Tüm Renklerin Aryası, bu mirası yeniden görünür kılarken izleyiciye de şunu hatırlatıyor: Sahneyle yaşamı, sanatla gündeliği bu denli iç içe geçirebilen bir üretim anlayışı, bugün hâlâ güçlü ve ilham verici bir referans olmayı sürdürüyor.








 
 
 

Yorumlar


bottom of page