Burcu Ünlü ile Venedik ve Hafıza Üzerine
- Görkem Karaman
- 1 May
- 5 dakikada okunur
Avrupa Kültür Merkezi İtalya (European Cultural Centre Italy) tarafından düzenlenen ve Venedik’i çok katmanlı bir üretim alanına dönüştüren Personal Structures – Confluences sergisi, 9 Mayıs – 22 Kasım 2026 tarihleri arasında Palazzo Bembo, Palazzo Mora ve Marinaressa Gardens’ta gerçekleşiyor. 40’tan fazla ülkeden 175 sanatçıyı bir araya getiren bu edisyon, farklı pratiklerin kesiştiği, disiplinler arası sınırların yeniden tanımlandığı bir zemin öneriyor.

Bu geniş uluslararası yapı içinde Burcu Ünlü, sergiye “İstanbul” serisiyle katılıyor. ACT Contemporary iş birliğiyle gerçekleşen sergide yer alan Ünlü, “İstanbul” serisiyle Palazzo Mora’da izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının Balat, Bebek, Adalar, Beyoğlu ve İstanbul başlıklı beş eserden oluşan seçki, kenti hafıza, aidiyet ve dönüşüm ekseninde yeniden kurgulanan bütüncül bir yapı olarak ele alıyor.
Ünlü’nün yaklaşımı, Confluences başlığının işaret ettiği “karşılaşma” fikrini bireysel bir şehir okumasına dönüştürüyor. Farklı semtleri aynı görsel düzlemde buluşturarak, fiziksel mesafeleri zihinsel bir haritaya çeviriyor; İstanbul’u katmanlaşan bir yapı olarak yorumluyor. Bu yönüyle sanatçının pratiği, serginin genel çerçevesinde öne çıkan hibrit üretim biçimleriyle de doğrudan ilişki kuruyor. Venedik Bienali’nin resmi paralel programı kapsamında gerçekleşen katılım, Burcu Ünlü’nün pratiğini uluslararası bir bağlama taşırken, Türkiye çağdaş sanatının güncel üretim dinamiklerine de görünürlük kazandırıyor.
Burcu Ünlü ile bu üretim sürecini, İstanbul serisinin arka planını ve Venedik deneyimini konuştuğumuz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Röportajın tamamını aşağıdan okumaya devam edebilirsiniz.

1) Sanat pratiğinizin şehirler, hafıza ve duygu ekseninde şekillendiğini görüyoruz. Bu üretim dilinizin temelini oluşturan ilham kaynaklarını nasıl tanımlarsınız?
İlham benim için zaman içinde biriken deneyimlerden oluşan bir yapı. Şehirler, yolculuklar, karşılaşmalar, hafızada iz bırakan görüntüler… Gün batımında değişen bir ışık, bir sokağın sesi ya da yürürken hissedilen tempo, fark etmeden üretimin içine yerleşiyor. Şehirlere yaşayan yapılar olarak yaklaşıyorum. Kendi iç dengeleri, kırılganlıkları, sessizlikleri ve yoğunlukları var. Yüzeyde hemen açılmayan, zamanla belirginleşen bir derinlik taşıyorlar. Bir mekanın nasıl göründüğünden çok, insanda bıraktığı etkiyle ilgileniyorum.
İşlerimde, mekanla kurulan ilişkinin içte bıraktığı izler belirginleşiyor. Hafıza, sezgi ve duyusal deneyimler bir araya geldikçe üretim dili kendi akışı içinde şekilleniyor. Her karşılaşma, bu yapıya yeni bir katman ekliyor ve anlatıyı giderek yoğunlaştırıyor.

2) Tuval yüzeylerinde oluşturduğunuz boya katmanları neredeyse topografik bir alana dönüşüyor. Bu katmanlı yüzey inşasını, şehrin hafızasını ele alış biçiminizin bir uzantısı olarak okumak mümkün mü?
Bu ilişki benim için oldukça doğal bir akış içinde gelişiyor. Yüzeyde kurduğum katmanlı yapı, resmin teknik tarafıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda düşünme biçimimi de yansıtıyor. Şehirleri algılarken de benzer bir yapı görüyorum: üst üste yerleşen zamanlar, silinmeyen izler ve birikerek yoğunlaşan deneyimler. Boya yüzeyinde oluşan topografik etki, bu birikimin görsel bir karşılığı gibi açılıyor. Her katman, kendi zamanını ve yoğunluğunu taşıyor; yüzey ilerledikçe bu yapı daha belirgin hale geliyor. Yakından bakıldığında fark edilen küçük detaylar, resimle kurulan ilişkiyi derinleştiriyor.
İzleyicinin yüzeye yaklaşmasını, bakışını yavaşlatmasını ve her seferinde yeni bir iz keşfetmesini önemsiyorum. Bu deneyim, şehirde yürümeye benzer bir hareket içeriyor; her adımda başka bir katman görünür hale geliyor. Resim de bu şekilde, bakıldıkça açılan ve her karşılaşmada yeniden kurulan bir alan olarak gelişiyor. Katmanlı yüzey, bu anlamda hem görsel hem de zamansal bir yapı kuruyor. Biriken, üst üste gelen ve yer yer örtüşen izler, resmin kendi hafızasını oluşturuyor.

3) Venice Biennale 2026 paralel programı kapsamında, Palazzo Mora gibi tarihi bir mekanda İstanbul serisini sergilemek, işlerinizle mekan arasında nasıl bir diyalog kuruyor?
Tarihi mekanları, zamanın biriktiği ve katmanlaştığı hafıza alanları olarak düşünüyorum. Palazzo Mora da bu anlamda güçlü bir yapı; duvarlarında, yüzeylerinde ve boşluklarında uzun bir zamanın izini taşıyor. Bu tür bir mekanda sergilemek, işlerin kendi bağlamını genişleten bir karşılaşma yaratıyor. İstanbul serisinin burada yer alması, iki farklı şehir deneyiminin aynı zeminde temas kurmasına olanak veriyor. İstanbul’un çoğul ve katmanlı yapısı ile Venedik’in daha yavaş akan, yoğunlaşmış zamanı arasında doğal bir yakınlık oluşuyor.
Taş duvarların dokusu, ışığın mekan içindeki hareketi ve boşluğun yarattığı etki, resimlerin algılanma biçimini dönüştürüyor. İşler bu ortamda farklı bir derinlik kazanıyor; yüzeyde kurulan katmanlar, mekanın kendi hafızasıyla birlikte yeniden okunuyor. Bu karşılaşma benim için önemli bir deneyim. İşlerin başka bir zamanın ve başka bir mekanın içinde yeni bir yankı bulması, üretimle kurduğum ilişkiyi de genişleten bir alan açıyor.

4) Seyahatlerinizin üretim pratiğinizde önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Yeni bir şehirle ilk karşılaşmanızda sizi en çok etkileyen ne oluyor? Bir şehir üzerinden örneklendirebilir misiniz?
Bir şehirle ilk karşılaşmam çoğunlukla atmosfer üzerinden gerçekleşiyor. Işığın yüzeye düşüşü, sokakta duyulan sesler, havanın taşıdığı koku ve yürürken hissedilen tempo… Tüm bu unsurlar bir araya gelerek şehrin ilk izlenimini oluşturuyor. Venedik bu anlamda benim için belirleyici bir örnek. Şehre adım attığım anda hissettiğim şey, suyla zamanın birlikte hareket ettiği bir akıştı. Mekan, geçmişle bugünü aynı anda taşıyan bir yoğunluk sunuyor. Bu durum, şehirde dolaşırken hissedilen ritmi de değiştiriyor; adımlar, bakış ve algı daha yavaş, daha derin bir düzleme yerleşiyor.
Bu tür karşılaşmalar, görsel bir izlenimin ötesine geçerek duyusal bir bütünlük oluşturuyor. Şehrin yüzeyiyle kurulan ilk temas, zamanla içsel bir iz haline geliyor. Üretim sürecinde bu izler yeniden ortaya çıkıyor; kimi zaman bir renk, kimi zaman bir yüzey ya da bir ritim olarak kendine yer buluyor.

5) 2026 yılının ortasına yaklaşırken, bu yılki seyahat rotanızda hangi şehirler öne çıkıyor? Bu yolculukların üretim pratiğinizde nasıl bir karşılık bulacağını düşünüyorsunuz?
Bu yıl rotamda öne çıkan şehirler, üretimimde farklı yönleri açabilecek potansiyeller taşıyor. Venedik, sergi bağlamının ötesinde, kendi hafızası ve ritmiyle özel bir yerde duruyor. Suyla kurduğu ilişki, zamanın yüzeyde bıraktığı izler ve şehirde hissedilen yoğunluk, üretimimde karşılık bulan birçok unsurla temas kuruyor.
Fransa’da Lyon da uzun süredir ilgimi çeken bir şehir. Endüstriyel geçmişiyle kültürel birikimin iç içe geçtiği yapısı, yüzeyde görülenle altında biriken arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Bu tür şehirlerde, tarihsel katmanların nasıl üst üste yerleştiğini ve bu birikimin güncel algıyı nasıl etkilediğini gözlemlemek benim için önemli.
Japonya ve İzlanda ise zihnimde farklı yönlerden yer eden iki güçlü durak. Japonya’da sessizlik, boşluk ve ölçü duygusu; algıyı sadeleştiren ve yoğunlaştıran bir yapı sunuyor. İzlanda’da ise doğanın daha ham, daha doğrudan hissedilen gücü, ışık ve yüzeyle kurulan ilişkiyi başka bir düzleme taşıyor. Bu iki farklı yaklaşım, üretim dilinde farklı karşılıklar bulabilecek alanlar açıyor.

Seyahatler her zaman doğrudan yeni bir seri olarak karşılık bulmuyor; ancak üretimin içinde kalıcı izler bırakıyor. Bazen bir renk, bazen bir yüzey, bazen de uzun süre sonra ortaya çıkan bir resmin duygusal çekirdeği olarak geri dönüyor. Bu nedenle seyahat, benim için anlık bir ilhamdan çok, zamanla biriken ve üretimi besleyen bir hafıza alanı olarak yer alıyor.
6) Sizin için seyahat ne ifade ediyor? Yola çıkarken nasıl hazırlanırsınız—planlı mı ilerlersiniz yoksa spontane akışa mı bırakırsınız?
Seyahat benim bakışı yeniden kuran bir deneyim. Yeni bir yere gitmek, sadece fiziksel bir hareketten ibaret kalmıyor; duyuların açıldığı, ritmin değiştiği ve dikkat biçiminin dönüştüğü bir alan yaratıyor. Bu nedenle her yolculuk, içsel bir açılma haliyle birlikte ilerliyor. Yola çıkarken belirli bir çerçeve kurmayı seviyorum. Gideceğim yerle ilgili bir hazırlık yapmak, mekanın katmanlarını önceden düşünmek benim için önemli. Bu yapı, yolculuğun akışını tamamen belirlemek için değil, daha derin bir temas kurabilmek için bir zemin oluşturuyor.
Yolculuğun yönünü çoğu zaman karşılaşmalar belirliyor. Bir sokakta kaybolmak, tesadüfen bir avluya girmek ya da beklenmedik bir ışıkla karşılaşmak… En akılda kalan anlar genelde bunlar oluyor. O anlarda şehirle kurulan bağ daha doğrudan ve daha hissedilir hale geliyor. Yanıma aldığım şeyler de bu deneyimi küçük şekilde destekliyor. Dinlediğim müzikler o anı hatırlamamı kolaylaştırıyor, not defterim ise aklımda kalanları hızlıca kaydettiğim bir alan oluyor. Sonrasında bu küçük notlar, üretim sürecinde tekrar karşıma çıkıyor.
7) Sizin için “perfect weekend” nasıl tanımlanır?
Benim için “perfect weekend”, zamanın biraz yavaşladığı bir ritim demek. Sevdiğim bir müzik eşliğinde uzun bir kahve, iyi bir yürüyüş, su kenarında vakit geçirmek… Günün içinde acele etmeden ilerleyebilmek önemli. Ailem ve yakın arkadaşlarımla yapılan sakin bir sohbet, bir sergi gezisi ya da hiçbir plan olmadan şehri izlemek de bu anların parçası. Bazen üretimle temas eden, bazen de tamamen uzaklaşıp zihni dinlendiren bir akış oluşuyor.
İçinde sessizlik, küçük keşifler ve estetik bir his barındıran anlar bana iyi geliyor. Biraz şehirle baş başa kalmak, biraz da kendimle.





Yorumlar