top of page

Frieze London 2025: Şehirde Nerede Konaklamalı

15–19 Ekim tarihleri arasında Regent’s Park, çağdaş sanatın küresel merkezine dönüşüyor. 130’dan fazla galerinin bir araya geldiği Frieze London 2025, sanat dünyasının nabzını tutarken, Frieze Masters’ta klasik eserler izleyici ile buluşuyor. Fuarın heyecanı yalnızca etkinlik alanıyla sınırlı değil; şehir genelinde açılan sergiler, konuşmalar, pop-up’lar ve davetlerle Londra adeta dev bir sanat sahnesine dönüşüyor.

Bu yıl sürdürülebilir mimarisiyle dikkat çeken fuar alanı, %75 oranında geri dönüştürülmüş alüminyumdan inşa edilen pavyonlarıyla çağdaş üretimin etik yönünü de gündeme taşıyor. Mount Street Arts Festival’den Sadie Coles Gallery’deki sürrealist sergilere kadar şehir, koleksiyonerlerden tasarımcılara, küratörlerden sanatseverlere uzanan bir diyaloğa ev sahipliği yapıyor. Hazır Frieze London için Londra’dayken, şehrin temposuna ayak uydururken aynı zamanda estetik, konfor ve ilhamla çevrili bir atmosferde konaklamak isteyenler için, Perfect Weekend olarak en seçkin designer otelleri sizler için derledik.


ree

The London Edition - Yabu Pushelberg


Where to Stay: Frieze London serimizin ilk oteli, Soho’nun merkezinde yer alan The London Edition. Regent’s Park’a yakın konumuyla Frieze haftası boyunca şehirde kalmak isteyen sanatseverler için ideal bir başlangıç noktası. Ian Schrager’ın otelcilik vizyonuyla açılan bu adres, 1910’da bir araya getirilmiş beş Edward dönemi townhouse’unun dönüştürülmesiyle oluşturulmuş. Bugün, Yabu Pushelberg’in imzasını taşıyan iç mekânlarında Edwardian detaylar ile çağdaş Londra estetiği dengeli biçimde korunuyor.


Otelin sosyal alanları, “hotel as theatre” anlayışını benimsiyor: lobide yer alan modern sanat enstalasyonu, akşam saatlerinde canlanan Lobby Bar ve her daim hareketli atmosferiyle Berners Tavern bu yaklaşımın en iyi örnekleri. Odalar ise sade, ahşap panelli ve yat kabinlerini andıran düzeniyle konforlu bir denge sunuyor. Berners Tavern’de Jason Atherton’un hazırladığı menü, Britanya mutfağını modern bir yaklaşımla sunuyor — bu restoranı Perfect Weekend’in “Where to Eat: Frieze London” seçkisinde daha ayrıntılı şekilde inceleyeceğiz.


The London Edition’ı seçme nedenimiz, sadece konumu değil; otelin yıllardır koruduğu dinamizm, kaliteli servis anlayışı ve şehirle kurduğu samimi ilişki. Soho’nun enerjisini hissetmek, ancak günün sonunda sessiz ama karakter sahibi bir atmosfere dönmek isteyenler için bu otel hâlâ Londra’daki en dengeli adreslerden biri.


ree

The Twenty Two - Natalia Miyar


Mayfair’in 22 Grosvenor Square adresinde yer alan The Twenty Two, şehrin klasik otel sahnesine taze bir soluk getiriyor. Eski bir Edward dönemi konağının yeniden yorumlanmasıyla açılan otel, Natalia Miyar’ın iç mimarisiyle dokunsal bir zariflik taşıyor. Derin mavi ve kırmızı tonların hâkim olduğu mekânlar, 18. yüzyıl Paris’ine göndermede bulunan teatral bir atmosfer yaratıyor.


Lobideki mermer zemin, tütsü kokusu ve personelin samimi enerjisi, otelin “Mayfair ama ciddi değil” hissini güçlendiriyor. Odalarda Pierre Frey kumaşlar, siyah-beyaz seramik banyolar, analog telefonlar ve Londra’daki en seçkin minibar detayları yer alıyor — Mt Brave Napa Valley şarabından Charbonnel et Walker trüflerine kadar.


Restoranda şef Alan Christie’nin menüsü, deniztarağı ve Dover sole gibi Britanya klasiklerini modern bir teknikle yorumluyor. Akşamları lobinin diğer tarafındaki kokteyl bar, düşük ışıklı atmosferi ve Serendip Champagne kokteyliyle öne çıkıyor. The Twenty Two, formellikten uzak ama incelikli servisiyle Mayfair’de yeni bir karakter tanımlıyor: ölçülü, kendinden emin ve fark edilmeyi beklemeyen bir lüks anlayışı.


ree

Rosewood London, EPR Architects


252 High Holborn adresinde yer alan Rosewood London, şehir merkezinde olup kalabalığın ritminden uzak kalabilen ender otellerden biri. Bir zamanlar sigorta şirketi genel merkezi olarak kullanılan Edward dönemi yapı, bugün 262 oda ve 44 süitiyle Londra’nın en rafine konaklama adreslerinden biri olarak öne çıkıyor. Geniş taş avlusu, girişte bile kentin temposundan farklı bir atmosfer sunuyor.


İç mekânlarda klasik İngiliz konutu hissi, modern detaylarla dengelenmiş. Maun kaplamalar, mermer zeminler, dramatik merdiven boşlukları ve ölçülü bir ışık düzeni, otelin zarif ama abartısız karakterini tanımlıyor. Odalarda Rivolta Carmignani çarşaflar, DR Harris banyo ürünleri ve sessizliği vurgulayan akustik düzenlemeler bulunuyor.


Otelin restoranı Holborn Dining Room, kırmızı deri koltukları, bakır bar detayları ve brasserie tarzı menüsüyle şehrin gastronomi sahnesinde kendine güçlü bir yer edinmiş durumda. Rosewood London, konumu itibarıyla British Museum, Covent Garden ve Somerset House gibi kültürel merkezlere yürüme mesafesinde; bu yönüyle Londra’nın hem tarihsel hem çağdaş yüzüne aynı anda temas edebilme imkânı sunuyor.


ree

Raffles London at the OWO, Thierry Despont


Whitehall’de, bir zamanlar İngiliz Savunma Bakanlığı olarak kullanılan tarihi binada yer alan Raffles London at The OWO, Londra’nın mimari mirasını çağdaş konaklama anlayışıyla buluşturuyor. 1906 tarihli Edward dönemi yapı, bugün 120 oda ve süitiyle kentin en görkemli adreslerinden biri. Binanın tarihi dokusu, koridorlardan süit tavanlarına kadar titizlikle korunmuş.


İç mekânlar Thierry Despont’un tasarımıyla güçlü bir kimlik kazanmış. Portland taşı cephe, mermer merdiven boşlukları ve derin kırmızı tonlarla birleşen detaylar, mekâna hem tarihsel hem teatral bir ağırlık kazandırıyor. Dört kat boyunca uzanan Guerlain Spa, 20 metrelik yüzme havuzu ve doğal taş kaplamalarıyla otelin sessiz lüks anlayışını tanımlıyor.


Raffles London’ı özel kılan yalnızca estetiği değil; binanın hikâyesiyle kurduğu ilişki. Churchill’in çalıştığı odalar, Ian Fleming’in ilham aldığı koridorlar ve MI5 geçmişi hâlâ hissediliyor. Şehrin politik kalbinde yer almasına rağmen sakin, ölçülü ve derin bir atmosfer sunuyor — tarih ve çağdaşlığın aynı çatı altında dengelendiği ender adreslerden biri.


ree

Broadwick Soho, Martin Brudnizki


Soho’nun merkezinde yer alan Broadwick Soho, klasik bir otelden çok şehirde yaşanan bir deneyim gibi kurgulanmış. Dış cephesindeki pembe fil heykelleriyle dikkat çeken bu 57 odalı butik otel, eklektik bir tasarım anlayışını benimsemiş. İçeri adım atar atmaz, renk-doku patlaması başlıyor: mercan-pembe, zümrüt yeşili, altın detaylar; duvarlarında Francis Bacon, Andy Warhol ve Bridget Riley eserleri göze çarpıyor.


Odalar, lobinin enerjisini daha sakin bir düzeyde devam ettiriyor. Fil ve kaplan desenli

kabartmalı duvar kâğıtları, pirinç detaylı mobilyalar ve şehrin çatılarına bakan geniş pencerelerle sıcak ama sofistike bir atmosfer yaratılmış. Her şey, abartıdan uzak ama karakter sahibi bir biçimde düşünülmüş.


Broadwick Soho, Soho’nun enerjisini olduğu gibi taşıyor; samimi, dinamik ve ölçüsüzce canlı. Şehrin merkezinde, klasik lüks anlayışına meydan okuyan bu otel, Londra’da konaklamayı bir keşif duygusuyla yeniden tanımlıyor.


ree

Mandarin Oriental Hyde Park, Joyce Wang Studio


66 Knightsbridge adresinde yer alan Mandarin Oriental Hyde Park, Londra’nın nadir park cepheli otellerinden biri. Ana cephesi doğrudan Hyde Park’a bakıyor; bu konumuyla şehirde olmanın dinamizmini korurken, doğayla kurduğu bağ sayesinde sakin bir atmosfer yaratıyor. 1902’de otel olarak açılan yapı, Edward dönemi mimarisinin en zarif örneklerinden biri. Bugün, modern Londra’ya uyum sağlayan kapsamlı bir restorasyonun ardından tarihsel kimliğini kaybetmeden yenilenmiş bir formda karşımıza çıkıyor.


İç mekânların tasarımı Hong Kong merkezli tasarımcı Joyce Wang’e ait. Wang’in yaklaşımı, Asya’nın ritüel estetiğini Londra’nın klasik dokusuyla buluşturuyor. Odalarda açık tonlar, pirinç detaylar, cilalı ceviz yüzeyler ve Hyde Park’a açılan geniş pencereler göze çarpıyor. Mermer banyolar, el işçiliği duvar panelleri ve yumuşak dokulu kumaşlar otelin dingin ama güçlü karakterini tanımlıyor. Lobideki kristal avizeler, cephesinden sızan doğal ışıkla birleşince otelin genelinde bir denge hissi oluşuyor: sade ama etkileyici.


Yeme-içme alanlarında ise otel, Londra’nın gastronomi sahnesine yön veren iki önemli ismi bir araya getiriyor. Ünlü şef Heston Blumenthal’ın yönettiği Dinner by Heston, geleneksel İngiliz mutfağını yenilikçi tekniklerle yeniden yorumluyor. Diğer yanda The Aubrey, Tokyo izakaya kültüründen esinlenen menüsü ve atmosferiyle akşamları şehrin en çok konuşulan duraklarından biri hâline gelmiş durumda.


ree

The Savoy, Reardon Smith Architects


Londra’nın simgesel otellerinden biri olan The Savoy, yüzyılı aşkın bir süredir klasik İngiliz misafirperverliğini temsil ediyor. 1889’da açılan otel, Thames Nehri kıyısındaki konumuyla şehrin tarihine tanıklık eden ender yapılardan biri. Zaman içinde geçirdiği yenilemelerle Edward dönemi mimarisi, Art Deco çizgileri ve modern lüks anlayışı bir arada yaşatılmış.


İç mekânlar bu birleşimin en rafine örneklerinden biri. Bazı odalar koyu ahşap panellerle geleneksel bir sıcaklık taşırken, diğerleri gümüş tonlu Art Deco stilinde tasarlanmış. Thames manzaralı süitlerde yüksek tavanlar, el işçiliği avizeler ve zamansız kumaş dokuları bir araya geliyor. Otelin kalbi sayılan Thames Foyer, cam kubbesi altında servis edilen ikonik “afternoon tea” deneyimiyle Londra’nın klasik ritüellerinden birine ev sahipliği yapıyor.


The Savoy’un restoran ve bar sahnesi de en az odaları kadar etkileyici. The Grill’da geleneksel İngiliz mutfağı çağdaş yorumlarla sunulurken, American Bar uzun zamandır dünyanın en iyi kokteyl barları arasında gösteriliyor. Servis biçimi ölçülü ama eksiksiz; her ayrıntı, bir asırlık otel geleneğinin devam ettiğini hissettiriyor. Şehrin tam merkezinde yer alan The Savoy, geçmişiyle bugünü arasında kurduğu bu hassas denge sayesinde hâlâ Londra’nın en özel adreslerinden biri.


ree

The Hari, Tara Bernerd


Belgravia’nın sessiz ama karakterli sokağında yer alan The Hari London, kendine özgü bir “şehir içi sığınak” hissi sunuyor. İç mekânlarını Britanyalı tasarımcı Tara Bernerd’in kaleme aldığı otel, Arabescato mermer, çıplak tuğla duvarlar, sıcak ahşap zeminler ve canlı kumaşlarla “loft hissiyatı” verecek şekilde kurgulanmış.


Konaklama odaları ise benzer ölçüde etkileyici: geniş pencerelerden Londra manzaraları gözüküyor, banyoların çoğu mermer kaplı ve özenle donatılmış. Dekorda, Starck-tonu ile beraber hafif bir burlesque hava yakalanmış — bir bakarsınız çıplak tuğla panellerin yanında romantik bir portreyle karşılaşırsınız. Oteli özel kılan unsur ise yalnızca tasarımı değil; hizmet ve atmosferin bütünleşik şekilde sunulması. Bar ve teras alanı, hem otel konukları için hem de Belgravia’nın yerel hayatından kopmadan dinlenmek isteyenler için açık bir davet gibi. Bu yüzden The Hari, şehirde stil sahibi ama abartıdan uzak bir konaklama arayanlar için oldukça güçlü bir seçenek.


ree

NoMad London, Roman & Williams


Covent Garden’daki eski Bow Street Mahkemesi binasında yer alan NoMad London, Roman & Williams imzalı iç mekânlarıyla tarihi dokuyu çağdaş bir çizgiyle birleştiriyor. Neoklasik cephe korunmuş, iç mekân ise yumuşak geçişlerle yeniden yorumlanmış.


Otelin kalbi sayılan restoran alanı üç kat yüksekliğinde bir cam atriyum altında konumlanıyor. Gün ışığıyla dolan bu alan, asılı bitkiler, yeşil tonlar ve taş yüzeylerle sıcak ama ferah bir atmosfer sunuyor. Odalarda koyu ceviz mobilyalar, mohair kumaşlar, mermer banyolar ve büyük ölçekli çağdaş sanat eserleri dikkat çekiyor. Renk paleti lacivert, zümrüt ve bronz tonları arasında değişiyor; dokularla derinlik yaratılmış. NoMad London’da bar ve kütüphane alanları otel deneyimini tamamlıyor. Ahşap duvar panelleri, pirinç aydınlatmalar ve yumuşak kadife koltuklar, eski mahkeme binasının ciddiyetini samimi bir ortama dönüştürmüş. Covent Garden, Royal Opera House ve Soho’ya birkaç dakika mesafedeki bu otel, şehirde tarih ve tasarımın en iyi dengelendiği adreslerden biri.


ree

The Biltmore Mayfair, Goddart Littlefair


Perfect Weekend – Where to Stay: Frieze London Edition seçkisinin son durağı, Grosvenor Square üzerindeki The Biltmore Mayfair. 2019’da tamamlanan restorasyonla yeniden açılan otel, klasik kırmızı tuğla cephesiyle Londra’nın mimari dokusuna uyum sağlarken iç mekânlarında çağdaş bir denge yakalıyor.


Odalar, chevron desenli ahşap zeminler, mermer banyolar ve yumuşak aydınlatmalarla sade ama konforlu bir tasarıma sahip. Renk paleti gri, bej ve açık meşe tonlarında tutulmuş; pirinç detaylar ve tekstil seçimleriyle sıcak bir atmosfer oluşturulmuş. Süitlerde serbest duran küvetler, geniş oturma alanları ve kişisel butler servisi sunuluyor.

Ortak alanlarda beyaz mermer yüzeyler, modern aydınlatmalar ve açık plan bir düzen tercih edilmiş. Restoran kısmı, Michelin yıldızlı şef Jason Atherton yönetiminde; modern Avrupa mutfağına odaklanıyor ve şık ama rahat bir servis deneyimi sunuyor. Gün boyunca açık olan lounge ve bar alanları, yoğun bir sanat haftasının ardından şehirde kısa bir mola vermek için ideal. Mayfair’in merkezinde yer alan The Biltmore, çağdaş konforu klasik bir Londra atmosferiyle birleştiren yapısıyla Frieze döneminde konaklamak için dengeli ve güncel bir adres.


ree



 
 
 

Yorumlar


bottom of page